11/11/2009 ·

ALİ EMRE / ŞİİRİN EN BÜYÜK ELEŞTİRMENİ OLARAK ŞİİR

            Şiir yazan ya da okuyan bir insan olarak zihnimizde nasıl bir anlam ve ölçüt dizgesi vardır? Algılarımız, beğenilerimiz, değerlendirmelerimiz bir mihenk taşına sahip midir ya da birey böyle bir şeye ne kadar gereksinim duyar? Bunlar, hangi sıklıkta ve nelere bağlı olarak değişir?

Şiirle ilgilenen kamu için “eleştiri” ya da “eleştirmen” ne kadar ve nasıl bir işlevselliğe sahiptir? Sevilen, beğenilen, ayakta kalan, örnek gösterilen, dillerde dolaşan, kitaplarda yer edinen şiirlerin tanınıp yaygınlaşmasında başat etki kime, neye aittir?

            Bütün sanatlar arasında düşünselliğe en yakın olan şiirde, eleştirinin ‘şiirin değerine, niteliğine, kalıcılığı’na yönelik bazı ölçüler bulması önemlidir kuşkusuz.

Kimi zaman “özgünlük” ararız bir şiirde. Kimi zaman “bütünlük” şiiri değerlendirmede en gözde ölçütümüz hâline gelir. Etkileyici, sarsıcı olmasını bekleriz kimi zaman okuduğumuz şiirlerin. Biçim özelliklerine takılır gözümüz bazen. Bazen ses, ritim ve metindeki iç akış daha çok etkiler bizi. Önemsediğimiz bir arkadaşımız ya da bir eleştirmen, bir şiiri beğenip önerdiği için biz de dikkat kesiliriz ona.

Dönemiyle bağlantısı güçlü olduğu, yaşadığımız gerçekliğe daha fazla değip dokunduğu için sıcak gelir bazen bize bir şiir. Dünya görüşümüz, inançlarımız, siyasal kabullerimiz etkili olur bazen şiire bir değer biçmede.

Bizim biyografimize denk düşen, kendi acı ve sevinçlerimizle örtüşen şiirler zihnimizi meşgul edip durur kimi zaman. Anlatımına hatta kısa ya da uzun oluşuna bakarak aklımızda tutarız bir şiiri.

Zamanın sınamasından geçen, çağları aşıp gelenler de vardır sevdiğimiz şiirler arasında, dışa vurmaktan kaçınmamıza rağmen işimize yarayanlar da. Şiirin bize ettikleri kadar sınırsız, türlü türlüdür bizim şiire ettiklerimiz de.

“Bugün şiir üstüne bütün konuştuklarımız, edebiyatımızın geleneği, olanakları, sınırları içinde dönenir. Ancak olup bitmişler, yapılmışlar üstünde düşünüp yargılara varabiliriz. Birtakım verilerdir düşüncemizi yeden. Şiir üzerine, gerçekten yeni olan şiirle, yeni bir şeyler öğrenebiliriz ancak; şiir üzerine yazılanlarla değil.” diyor bu konuyla ilgili olarak Turgut Uyar.

Zihnimizde en azından bir idea olarak iyi / güzel / sıkı / mükemmel şiir diye bir şey varsa onun sahip olduğu nitelikleri tahmin etmemizi sağlayan şey, bugüne ulaşmış iyi şiir diye bildiklerimiz, büyük şairlerin şiirleridir sonuçta.

Onca edip arasından Sahakespeare ayakta kalmıştır sözgelimi; bir ölçüt olmuştur o, bir kıyaslama olanağı, bir yola çıkış bilgisi. Onca yıl sonra hâlâ Mevlânâ’dan, Goethe’den, Baudelaire’den, İkbal’den söz edilmesi boşuna değildir.

Bize öncülük edenlerin, bizi etkileyen şairlerin işin sonunda varıp Yunus Emre’yi işaret etmeleri, onda eğleşmeleri anlamlıdır kuşkusuz. Onlarca şiir kitabı olan bir adamın, bir şiir kitabının başına, beş asır once yaşamış Fuzulî’den beyitler serpiştirmesi önemli bir göstergedir elbet.

Gazel deyince bir ya da birkaç kişi geliverir aklımıza nedense; mesnevi deyince bir başkası, başkaları. Bir eleştirmenin, genç bir şaire yol gösteren sayfalar dolusu yazısından daha etkili olur bazen bir şiiri örnek göstermesi. Bu konuda yazacaksan Âkif’i ya da Nazım’ı oku once, der biri. Şunlardan söz edeceksen işe Necip Fazıl’ı, Sezai Karakoç’u okuyarak başla, der bir başkası. Bu tür şiirleri en güzel Turgut Uyar yazmıştı, diyenlere rastlarız sözgelimi; İsmet Özel bu konuları, bu duyarlıkları yıllar once tüketti diyenlere ya da. Ustalaşmış şairlerin de zaman zaman vasatın içinde gezindiği bilinir. Ama işi sıkı tutan, ayıklamayı bilen, yazdığı her şiiri tartıp biçebilenlerin büyük ustalar olarak kalacağı da aşikâr.

Şiir eleştirisinin, son çözümlemede, şiir yazma ve okuma etkinliğinin doğrusal, kaçınılmaz ve mekanik bir işlevi olarak yürümediği açıktır. Şiirin oluşturulması / ortaya çıkarılması gibi eleştirilmesi de insani bütün etkilere açıktır. Şiiri değerlendirmeye, insan teki olarak kendimizde, kendi zihnimizde, ruhumuzda olup bitenleri düşünerek, gözlemleyerek başlıyoruz ilk elde. Bizde yarattığı etkiyi, heyecanı merkeze alıyoruz. Ardından, bu heyecan ve etkiyi, başka şiirlerin yarattığı etki ve heyecanla karşılaştırmaya yöneliyor zihnimiz. Gelinen noktada klişeleşmiş bir yaklaşımı ifade ediyor olsa da şunu söylememiz gerekiyor: Şiiri en iyi başka bir şiir tartıyor. Hem bir şairin kendi serüveni açısından böyle bu hem de genel şiir toplamı açısından. Zamanın ruhu dediğimiz şey, dönemsel değişiklikler, algı farklılıkları, etki-tepki meselesi, çeşitli akımlar bakış açımızı belli ölçülerde etkiliyor olsa da bir şiir başka bir şiirle, hatta bir şair başka bir şairle kendini tartarak konumlanıyor ister isemez.

Şiirin niteliğini, kimyasını, biçim ve içerikle ilgili sorunlarını, algılanış ve yargılanmasını konuşurken karşımıza çıkan bütün yaklaşım biçimlerini, kuramsal görüşleri, değerlendirme ve çıkarımları şairin izlemesini ve tamamını önemsemesini de beklemiyoruz bu yüzden. Böyle bir şeyin onu müthiş bir sıkletin, bilgi yükünün ve zihinsel bir kaosun kucağına itmek olduğunu daha baştan kabul ediyoruz.

Şiir sonuçta doğaya, hayata ve başka şiirlere değerek, batıp çıkarak, onlardan aldıkları eşliğinde yenilenip bileylenerek dile geliyor. Gerçek şiir, şiire karşı oluşuyor bazen. “Şuur” sözcüğüyle bağıntısını göz ardı etmemekle birlikte, insanı ve insandaki şairi, tarih boyunca sanki birbirlerinin tam olarak bilincindeymiş ve ortakmış gibi düşünmek ya da ikincisini birincinin emrindeymiş gibi ele almak mümkün değil.

Şair; yeteneği, birikimi, dikkat ve titizliği, çalışkanlığı oranında ve kendisini çevreleyen koşullar ölçeğinde her şeyi kurcalasa da her istediğini şiirin içine sokmuyor zaten. Son kertede bu, ne bir irade ne de bir iyi niyet sorunu. Hele hele günümüzde şair, bütün çabasına rağmen, kendi evinde duruma yeterince hakim değil. Şiirin ele avuca sığmaz niteliği, yenilikçi tarafı ve hiçbir olguyla kıyaslanamayan gücü ve güzelliği de içinde dönendiği zaafları, açmazları, insanla ve yaşamla karşılaşmadaki çok yönlü sıkıntıları da burada düğümlenmekte.    

Şair, bütüncül olarak bakıldığında iki durumla / tabakayla karşı karşıya: İlkin, dolaysız olarak, bir doğa şöleniyle, insanlık sergisiyle, gündelik bilgi ve haberlerle, ses, renk ve hareketlerle, sevinç yumaklarıyla yahut acı, zulüm ve sefalet tablolarıyla karşılaşıyor. İkinci olarak doğayı, tarihi, bireysel yahut kolektif insanlık serüvenlerini işlemiş bulunan geçmiş ve çağdaş şairlerin, sanatçıların hatta düşünürlerin oluşturduğu bir aynayla, düşünsel ve estetik bir düzlemle yüz yüze geliyor.

Bu iki realite, bu iki karşılaşma ve bilgilenme biçimi (saf ve ham haldeki dış dünya verileri, etkileşimleri ile diğer şair ya da yazarların, sanatçıların dışlaşmış iç realiteleriyle oluşan yapıtlar) şairin hem kendini sınayıp sorgulamasını sağlıyor hem de eser vermeye yönelten özeniş yetisini kışkırtıp harekete geçiriyor. Onu eğitiyor, denetliyor; ona ölçü oluyor, onu korkutuyor ya da özgüvenini pekiştiriyor.

Bütün bunlar, sadece tek şiir üzerinden değil, şairin genel şiir serüveni açısından ya da en azından kitap bütünlüğü gözetilerek de değerlendirilmeli kuşkusuz. Birkaç dizeye ya da şiire bakarak genellemelerde bulunmak yanıltıcı olacaktır ister istemez. Şiiri, içinde yer aldığı yapıta, şairin yapıtlarının tümüne (şiir serüvenine), ulusal hatta evrensel şiir düzlemine bakarak değerlendirmeyi –en azından günümüz şiiri söz konusu olduğunda- olabildiğince göz önünde bulundurmak gerekiyor.

    

 

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Yorum (0) Yorum yaz! Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »