30/9/2009 · Kategori: ali emre yazilari

ALİ EMRE / ISTIRAPLAR ANSİKLOPEDİSİ

      Hulki Aktunç’un bir şiir kitabının adı olan başlıktaki bu ifade; ıstırap, keder, sancı, azap, düş kırıklığı, elem, hüzün gibi kavramlarla birlikte düşünülmesi gereken “acı”nın Türkçe şiirdeki serencamını özetler bir nitelik taşımaktadır.

      Edebiyatın vazgeçilmezlerinden biri olan “acı”nın, şiirimizde eskiden beri ayrı ve ağırlıklı bir yeri olduğu bilinen bir gerçektir. Bireysel ve toplumsal acılar, şiirin her döneminde öne çıkmış, özellikle duygu açıklamalarını merkeze alan ürünlerde acı ve onu çağrıştıran kavramlar inanılmaz bir birikim oluşturmuştur. Bu birikim; nitelikli, etkili ve özgün örnekler içerdiği kadar, klişeler içinde dönenen hatta “arabesk” bir dil ve algıyı kökleştiren yaklaşımları da bünyesinde barındırmaktadır.

            Şiirimiz zaman zaman bir acılar okyanusuna dönüşmüş, bir ıstıraplar ansiklopedisi boyutu kazanmış; bu eksende derinleşen bir romantizm, marazîlik ve hüzün hastalığı eğilimiyle bütünleştiği de olmuştur. Bu insani ve kadim gerçekliğin anlatımı şiiri beslediği kadar, şiirin tökezlemesine, daralmasına, anonim ve usanç verici kalıplara yönelmesine de yol açmıştır.

            Acının şiirdeki serüveninde, bireyin kendi yaşamından sızan aktarımların yanı sıra toplumsal düşüş kalkışların, ülkenin geçirdiği değişim ve dönüşümlerin, baskı ve dayatmaların, kolektif kimlik ve aidiyet arayışlarının, çözülme ve kopuşların, sosyal buhranlarının, benlik parçalanmaları ve inanç krizlerinin, siyasal mücadelelerin getirdiği acılar, sıkıntılar, ıstıraplar da etkili olmuştur. Şiir tarihini, acıyı merkeze alarak yapılacak bir okuma; ülkenin ve halkın geçirdiği aşamaları ve bu eksendeki hem müşterek hem de ayrıksı eğilim ve algıları görebilme konusunda bizi ilginç verilere götürebilir.

Divan şiiri geleneğinden büsbütün kopmamakla birlikte, acının dile getirilişinde bir sahicilik ve yenilik taşıyan ilk şiir olarak, Âkif Paşa (1787 – 1845) tarafından yazılan mersiyeyi anmak gerekmektedir. Ölen torunu için yazdığı bu mersiyede adeta dönemin şiir algısını değişime uğratmıştır Âkif Paşa. Koşma şekliyle ve hece ölçüsüyle yazılan bu şiirde şairin iç dünyası bir özgürlüğe ve içtenliğe kavuşur. Dönemin şiiriyle kıyaslandığında; gerçeklikle, gerçekten duyulmuş şeylerin etkili anlatımıyla karşılaşır insan. Kaybedilen torunun küçücük ve sevimli varlığı, dahası ölümün kendisi bizi hemencecik sarar. Eski sözcük ve deyişlere, klişelere, şairane söyleyişe rağmen farklı ve sıcak bir anlatımı olan bu şiiri, Tanpınar, Türk romantizminin başlangıç eseri olarak görmek gerektiğini söylemektedir:

           

Tıfl-ı nâzeninim unutmam seni

Aylar günler değil geçse de yıllar

Telh-kâm eyledi firâkın beni

Çıkar mı hatırdan o tatlı diller

 

Kıyamaz iken ben öpmeğe tenin

Şimdi ne haldedir nâzik bedenin

Andıkça gülşende gonce-dehenin

Yansın âhım ile kül olsun güller

 

Tagayyürler gelip cism-i semîne

Döküldü mü siyah ebrû cebîne

Sırma saçlar yayıldı mı zemîne

Dağıldı mı kokladığım sümbüller

 

Feleğin kînesi yerin buldu mu

Gül yanağın reng-i rûyu soldu mu

Acaba çürüyüp toprak oldu mu

Öpüp kokladığım o pamuk eller!

 

      Tanzimat sonrası şiirde yavaş yavaş görülmeye başlanan ölüm karşısındaki bireysel duruş ve duyuş farklılığını, ölüm acısının anlatımındaki içtenlik ve görece yeniliği bu şiire bağlamak mümkündür. Nitekim Recaizade Mahmut Ekrem ve Abdülhak Hamit’in, aynı şekilde hece vezniyle yazdıkları kimi manzumelerde ve ölüm konusunu işleyen diğer şiirlerde bu bağlanış ve devamlılık açıkça görülebilir. İçlerini, rızanın ve rahmet dileğinin doldurduğu şiirler değildir artık bunlar. Ölen eş, ölen sevgili, ölen genç kız için yazılan bütünlüklü şiirler çıkar zamanla ortaya. O zamana dek şiirin sızlanma araçlarından biri olan özlem ve ayrılık, yaşanmış hayatın anıları etrafında ve imkânsızın eşiğinde derinleşir. Dinî boyutun yanına isyan duyguları da eklenmeye başlar.

      Tanzimat sonrası şiirde birdenbire yaygınlaşan santimantal eğilimlerin ilk örneklerini veren şair, vasatın üstüne asla çıkamayan Recaizade Mahmut Ekrem olmuştur. Yadigâr-ı Şebab ve Nağme-i Seher adlı kitaplarında aşk ve ölüm acısını dile getiren şiirler vardır; fakat bu konuda asıl hatırlanması gereken kitap Nejad-Ekrem’dir. 1900’de oğlu Nejad’ın ölümü ile şairin sanatı ikinci bir merhaleye evrilmiştir. Ekrem, bu kitapta bütün duygusallığını özgürce konuşturur; şiirde bir acı ve yıkılış âbidesi kurar. Istırabını tazelemek için nelere başvurduğunu, ağlamak ihtiyacıyla nasıl eski ve yeni anıları kurcaladığını çok iyi görebiliriz bu kitapta.

      Hamit’in bu merkezdeki şiirleri biraz daha yeni ve etkilidir. Hüznü ve matemi daha uzun ve çarpıcı anlatma isteği öne çıkar Hamit’te. Şiir, metafizik endişeye yönelerek genişler onda. Özellikle Makber’den itibaren bu açıkça görülür. Fuzuli’yi Avrupa romantizmi ile buluşturur adeta. Makber, felsefî düşünceyi mersiye geleneğiyle birleştirir aynı zamanda. Istırap; sorgulama / isyan ile çaresizlik / teslimiyet arasındaki gerilime yaslanarak çoğullaşır.

     Servetifünun şairleri de acı ve hüzün konusunda çok sayıda şiire imza atmışlardır. Hayat karşısında zaten bedbindirler, yazdıklarında hep derin bir melankoli vardır. Tevfik Fikret, bu konuda özellikle anılmalıdır. Dergi kapatılıp topluluk dağılınca çeşitli nedenlerle arkadaşlarına küser Fikret. Âşiyan’ında derin bir yalnızlık ve ümitsizliğe gömülür. Onun şiirlerinde öne çıkan en önemli olgulardan biri, sınırsız bir nefretin ve yalnızlığın getirdiği acıdır, azaptır. O kadar ki Sis şiiri ile Türk edebiyatında İstanbul’u ilk kez mel’un bir şehir olarak gösteren kişi olur. Aynı dönem şairlerinden İsmail Safa “Öksüz Ahmed”, Hüseyin Siret de “Ölümünden Sonra” başlıklı şiirleriyle bu konuda zikredilebilir.

     Mehmed Âkif’in, ülkenin ve ümmetin içinde bulunduğu duruma bağlı olarak duyduğu acıları içeren şiirler ise kimi biçim ve ses özellikleri yönünden ilk dönem Tanzimat şairlerine kadar götürülebilirse de içerdiği ayrıntılar bakımından farklıdır. Dinsel toplumculuğa atfedilerek çözümlenen Âkif şiiri, söz konusu ıstırapların anlatımında –o dönemin koşulları hatırlandığında- aslında son derece özgün ve bireyseldir. Din bilgisi ve bilinci yüksek bir şairdir Âkif. Buna karşın asla kaderci ve teslimiyetçi değildir. Anonim acıları bireysel bir algı ve sunuşla aktarır. Bilincin ve farkındalığın yüksekliği, acıyı ve hatta isyanı da sınırlarına dek götürür. Acı, kötürümleşmeye ve melankoliye dönüşmez Âkif şiirinde; çığlıkları, silkinme ve doğrulma çabalarını, direngenliği güçlendirir son kertede. Doğurgan ve direngen bir acıdır onunki.

 

*

 

     Cumhuriyet dönemi şiirinde acının hem hayattaki tezahürlerinde hem de şiirdeki anlatımlarında farklılıklar, yenilikler de görülmeye başlanır.

Kemalettin Kamu’nun Bingöl Çobanları başlıklı şiiri, köy ve çoban yaşamından devşirilen eziklik, burukluk ve acıları aktarır bize. Ders kitaplarında, pastoral şiirin yetkin örneklerinden biri olduğu söylenerek geçiştirilen bu şiirin en önemli özelliği, anlattığı şeylere okuru inandırma noktasındaki içtenliğidir. Beş Hececiler’in köyü ve köylüyü genellikle yücelten, idealize eden tek taraflı bakışının aksine, o dönemde yaşayan sıradan bir çobanın karşılaşabileceği bütün acı türleri (sıla özlemi, yakıcı anılar, ölüm, suçluluk, kavuşamama, horlanma, kara bahtlı oluş…) sıralanıverir şiirde:

 

Dolaştırıp dururuz aynı daüssılayı

Her adım uyandırır acı bir hatırayı.

Anam bir yaz gecesi doğurmuş beni burda,

Bu çamlıkta söylemiş son sözlerini babam;

Şu karşıki bayırda verdim kuzuyu kurda,

“Suna”mın başka köye gelin gittiği akşam.

Gün biter, sürü yatar ve sararan bir ayla

Çoban hicranlarını basar bağrına yayla.

- Kuru bir yaprak gibi kalbini eline al

Diye hıçkırır kaval:

Bir çoban parçasısın, olmasan bile koyun,

Daima eğeceksin başkalarına boyun;

Hülyana karışmasın ne şehir, ne de çarşı,

Yamaçlarda her akşam batan güneşe karşı

Uçan kuşları düşün, geçen kervanları an,

Mademki kara bahtın adını koydu çoban!

 

Aynı yıllarda; “en fazla bir yıl sürer / yirminci asırlılarda / ölüm acısı” diyen Nazım Hikmet’le birlikte tutsaklığın, mahpusluğun, idamla anılmanın acısı girer yeni şiire. Daha önceki sınırlı ve cılız değinileri bir kenara bıraktığımızda, bu, şiir için oldukça yeni bir şeydir kuşkusuz. Siyasal tercih ve savaşımların yol açtığı acılara yer vermek, ileride, Türkçe şiirin en önemli eğilimlerinden biri olacaktır. Sözgelimi Attila İlhan ve Ahmed Arif’in bu eksende yazdığı şiirler hâlâ terennüm edilmektedir; 80 sonrasında Emirhan Oğuz ve özellikle Nevzat Çelik imzalı hapishane şiirleri sosyolojik, psikolojik çözümlemelere konu olacak denli ilgi görmüştür.

Nazım Hikmet aşkın, açlığın, memleketten uzak kalmanın, ihanetin, ölümün doğurduğu keder ve acılara değinen çok sayıda şiir yazmıştır kuşkusuz. Fakat mahpusluğun getirdiği burukluk, çaresizlik ve keder, Türkçe şiirde belki de ilk kez bu kadar içten, dolaysız, doğal ve etkili bir biçimde anlatılır. Aşağıdaki dizeler, dönüşmüş / başkalaşmış bir acının tanıkları gibidir:

 

Bugün pazar.

Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.

Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak

                                            bu kadar mavi

                                            bu kadar geniş olduğuna şaşarak

                                            kımıldamadan durdum.

Sonra saygıyla toprağa oturdum,

dayadım sırtımı duvara.

Bu anda ne düşmek dalgalara,

bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.

Toprak, güneş ve ben…

Bahtiyarım…

 

      Bir başınalığı, basit şeylere duyulan özlemi anlatan bu dizeler, ilginçtir ki bizi sevinçli kılmak yerine üzer, içimizi burkar. Gündelik hayatta hiç dikkat çekmeyen şeyler, birden kıymet kazanır ve dışarıdaki insan üzüntüyle bütünleşen bir suçluluk duymaya başlar adeta. Şiirin sonunda “Mutluyum, sevinçliyim, neşe doluyum” demez şair; inanılmaz bir öngörü ve isabetle “Bahtiyarım” der ki biz sahip olduklarımızdan ve hâlimizden utanırız.

      Kendini “cins bir kafa” olarak niteleyen Necip Fazıl en toplumcu, siyasi vurgularında, en sevildiği dönemlerinde bile hep muzdarip ve yalnız bir adam olarak kalmıştır. Birçok kitabında izlerini gördüğümüz bu durum, şairin bütün şiirlerini topladığı eserine “Çile” adını vermesinde daha da belirginlik kazanmıştır.

     Necip Fazıl’ın şiirlerindeki duygusal problemler daha çok yalnızlık, kimsesizlik, bekleyiş, ayrılık, yaşamak ve ölmek temaları etrafında kurulmuş görünmektedir. Buradan hareketle söyleyebiliriz ki Necip Fazıl şiirinin en önemli özelliklerinden biri, bu temaların lirik açıklanışları yanında bir varlıkla cemiyet çatışması olayı şeklinde ortaya çıkışlarıdır. Böylece şairin duygularıyla, algıladığı varlık arasında kalan şiir, aynı zamanda bir trajiğin ifadesi biçimine bürünmektedir. Bir Adam Yaratmak piyesindeki kahramanın dehası, şiirlerde, bütün trajik çatışma boyutlarıyla devam etmektedir. Bu durum, şiiri hem özgün ve derinlikli kılmakta hem de içerik ve anlatımın çeperlerini genişleterek zenginleştirmektedir. Bu şiirin bir diğer önemli özelliği de bireysel varlığın daima kolektif bir ruhla bağlantı içinde ortaya çıkmasıdır. Bu bağlantıdır ki Necip Fazılın şiirini önce bir ruh, sonra bir mavera, daha sonra da dini ağırlıklı bir şiir haline getirmiş bulunmaktadır. Bu bakımdan Necip Fazıl’ın birey merkezli şiirleri, aynı zamanda sancılı bir arayışın ve zaman zaman ıstırapla bütünleşmiş metafizik kaygıların şiiridir. Necip Fazıl, şöhretini pekiştiren “Kaldırımlar” şiirinde “tek başınalık”ın oluşturduğu çok problemli trajik bir yumağı gözler önüne sererken, Bir Adam Yaratmak piyesinde sanatçının yalnızlığına işaret ederek şunları söylemektedir: “İnsan orada bütün bahtıyla yalnızdır. Eksikleri, fazlaları, korkuları, eninleri, bezginlikleri, hasetleri, her şeyleri.”

     Fazıl Hüsnü Dağlarca 1958’de “Batı Acısı” başlığını taşıyan bir şiir kitabı yayımlar. Bu kitapta, dünyada yaşanan savaşların, kıyımların acısı doğadaki tahribata eklenerek anlatılır. Dünyanın gözü önünde toplu ölümler yaşanmakta, toplu mezarlar ortaya çıkmaktadır ve şair insan aklını ve vicdanını kanırtmaya dönük şiirlere yer verir kitapta. Geniş ölçekli bir “ölü üşümesi”nin evrene serpiştirilmiş bölümleri gibidir Fazıl Hüsnü’nün acı ve ölümle bütünleşen şiirleri. “Yerden Çıkan Ayak” başlıklı şiir, dönemine tanıklık etmekte ve savaşların, akıl almaz katliamların doğurduğu acılara kısa ve özlü bir şekilde tercüman olmaktadır:

 

     Nasıl sığar

     Yüz bin ölü birden

     Bir çam ağacının altına?

 

     Yüz bin ölü birden gömülür de

     Toprağın usu

     Nasıl uyanmaz, nasıl?

 

     Yoksulluğun, çekingenlik ve büyük şehirdeki sıkışmışlık duygusuyla birleşip büyüttüğü acı ve hüzün de Cumhuriyet dönemi şiirinde ağırlıklı bir yer tutar. Behçet Necatigil, bu konuda akla gelen ilk isimlerden biridir. Onun birçok şiirinde, fakirliğinden utanan ve ezilen insanlar vardır. 1946 yılında yayımladığı “Kapalı Çarşı” adlı kitabı “Yaşamak azaptır çok zaman” dizesiyle başlar. Şairin hayat karşısında almış olduğu bu olumsuz tavır ve bedbin duyuş, daha sonra yazdığı bütün kitaplarında bir şekilde devam eder. Her şeyi ıstırap zaviyesinden görmeye mahkûm edilmiş gibi davranır. Her yerde ve her şeyde kasvetli, karanlık, hüzünlü, çürük, boş ve ezici bir taraf arar ve bulur. Dış dünya onu incitir, örseler. Aynı zamanda bilir ki yirminci yüzyıl; çiğ, çirkin ve korkunç bir çağdır. “Kilim” başlıklı şiir, bir çağ eleştirisine bağlanan hüznü, incinmişliği ve mutsuzluğu, bedbaht bir ev içi anlatımı eşliğinde büyük bir yetkinlikle yansıtır:

 

     Ne yaptın baharları, baharsız çok çiğ, topraklarda…

     Çok çiğ, çiçek –hiç yok- hani bu kilimde?

     Hani beyaz, beyaz, beyaz… Beyazları ne yaptın?

     Çok çiğ bu kızgın yaz, çiğ bu karakış!

     Bari biraz kışlarda… Çıplak, çok çiğ!

     Çok çiğ bu çığlık, bu en bol renk: Kara! Ben sana

     Hiç kara koyma demiştim, nerden düştü, çok çiğ

     Paslı borulardan katran, soba zifiri.

     Sonra eski patiska perdeler gibi solgun ve sıska

     Parmaklarda kirli tütün sarısı.

     Çok çiğ kesik öksürük, çiğ çatlak çağıltı.

 

 

Varoluşçuluğun –gecikmeli de olsa- Türk şiirine girmesiyle birlikte acının anlatımında da bir yenilik ve derinlik görülmeye başlanır. Tutunamama, çözülme, yalnızlık, yabancılaşma, kendini gerçekleştirememe gibi olgular, savaş ve yıkımların doğurduğu ve henüz tazeliğini koruyan acılarla birleşerek II. Yeni şiirinde öne çıkan izleklerden biri olur. Bu noktada üzerinde durulması gereken şairlerden biri de Edip Cansever’dir.

Edip Can­se­ver şi­irin­de­ki öz­ne, son çö­züm­le­me­de, “boş­luk­ta sal­la­nan in­san” ol­mak­tan hiç­bir za­man kur­tu­la­maz. Sı­kın­tı­lı, umut­suz, acı çe­ken, kor­kuy­la ya­şa­yan, ya­pa­yal­nız bir in­san­dır bu ço­ğu za­man. Ah­met Ok­tay’ın sap­ta­ma­sıy­la “top­lum­sal­la bi­rey­se­li de­ğil, bi­rey­sel­le top­lum­sa­lı açık­la­ma eği­li­mi” ek­se­nin­de de­ğer­len­di­ri­le­bi­lir bu tu­tum. Ken­di­si de “İn­san yal­nız­dır. Yal­nız­lı­ğı­nı baş­ka­la­rıy­la gi­de­ren tek ya­ra­tık­tır.” de­mek­tedir bu ko­nuy­la il­gi­li ola­rak. Ger­çek­ten de çok “üret­ken” bir yal­nız­lı­ğı var­dır Can­se­ver’in; yakıcı, kuşatıcı, acı verici bir yalnızlığı. “Ben Ru­hi Bey Na­sı­lım”da bu du­rum “İn­san­lar­la kay­naş­mış, ka­la­ba­lık bir yal­nız­lık” di­ze­siy­le di­le ge­ti­ri­le­cek­tir.

Zi­ya Os­man Sa­ba ya da Beh­çet Ne­ca­ti­gil gi­bi dar / kü­çük öl­çek­li me­kân­la­rı, evi, ai­le sev­gi­si­ni, iç ya­şa­mı ön­ce­le­yen bir şa­ir de de­ğil­dir Edip Can­se­ver. Şi­iri­nin açık­lık­la ka­nıt­la­dı­ğı gi­bi ken­di­ne me­kân ola­rak dar ve or­ta ge­lir­li­le­rin, emek­çi­le­rin hat­ta lüm­pen­le­rin ço­ğun­luk­ta ol­du­ğu pa­saj, han, atöl­ye, mey­ha­ne gi­bi yer­le­ri seç­miş­tir ge­nel­lik­le. “Bo­hem”in bir üye­si ola­rak de­ğer­len­di­ri­lir bu yüz­den. Şi­iri­nin her za­man, doğ­ru­dan ve açık bi­çim­de ide­olo­jik / sı­nıf­sal atıf­lar­da ve çağ­rı­lar­da bu­lun­ma­dı­ğı söy­le­ne­bi­lir; fa­kat onun hiç­bir za­man bur­ju­va­zi­den ya­na ta­vır koy­du­ğu ile­ri sü­rü­le­mez. Can­se­ver’in ti­yat­ro tü­rü­ne duy­du­ğu il­gi ve pra­tik uy­gu­la­ma da bu bağ­lam­da dü­şü­nü­le­bi­lir. O, ağır­lık­lı ola­rak, iş­çi, me­mur ve kü­çük es­na­fın düş­kün­leş­miş üye­le­ri­nin gün­de­lik dram­la­rı­nı an­lat­ma­yı, du­yum­sat­ma­yı is­te­yen bir tu­tu­ma sa­hip­tir. Şi­ir­le­ri­nin ki­şi­ler kad­ro­su da bu yar­gı­yı ka­nıt­la­yı­cı ni­te­lik­te­dir: Dö­küm­cü, gar­son, kürk ta­mir­ci­si, ce­na­ze kal­dı­rı­cı­sı, otel kâ­ti­bi, ge­ne­lev ka­dı­nı, öğ­ret­men, ol­ta­cı, fe­ner bek­çi­si, hiz­met­çi… Bu kad­ro için­de yer alan azın­lık­la­ra men­sup ki­şi­le­rin de “öte­ki­lik” so­ru­nuy­la il­gi­si gözden kaçırılmamalıdır.

 

Ya­pı­lan bir şey­dir şi­ir; yu­var­lak, kır­mı­zı, ge­niş

En ge­ni­şi en kır­mı­zı­sı o ezil­miş­ler ka­tın­da” di­ze­le­riy­le şi­ir­leş­tir­me yön­te­mi­ne de açık­lık ge­ti­ren Can­se­ver, sos­yo­lo­jik / ide­olo­jik bir ya­ban­cı­laş­ma so­ru­nu üze­rin­de dur­maz el­bet­te. Ya­ban­cı­laş­ma­nın zen­gin ve im­ge­sel bir be­tim­le­me­si­ni su­nar. Gün­de­lik dram­la­rın içinde çizilen ki­şi­le­ri, Ba­ude­la­ire’in sö­zü­nü et­ti­ği an­lam­da an­ti-kah­ra­man­lar­dır. Acıyı giyinmekten kaçınamayan bu insanlar, Cansever dışındaki şairler tarafından da bütün patolojik ve ayrıksı taraflarıyla işlenmeye başlanmıştır. Turgut Uyar, Ahmet Oktay, Gülten Akın, İsmet Özel gibi şairler acının farklı çehrelerine ışık tutan şiirler yazmış; aynı zamanda acının toplumsal ve dönemsel dışavurumlarına da tanıklık etmişlerdir. Ahmet Oktay “Söz Acıda Sınandı” başlığıyla bir kitap yayımlayacak, “acıyla uğraşacak yerlerimi yok ettim” diyen İsmet Özel’den sonra, Metin Altıok “Geceleri kanatırım kendimi” diyerek toplumsalda gezinen ve çoğalan acıyı bireyselin evine, içine yığarak konuşacaktır. Bir yerleşik yabancıdır o. Dünya ile teması aklî olmaktan çok ruhsaldır. Çok kullanılmış, tüketilmiş bir sözcük olan “çile” kendini yenileyerek onun şiirine yeniden sokulmuştur. “Altıok’un şiirinde insanın varlık sorunu, insanla insan arasındadır, Dostoyevski’de olduğu gibi. Ama o Camus’nün varoluşuna daha yakın durur.” diyor Mahmut Temizyürek. Camus; intiharı bir kurtuluş olarak, beyninde bir güvenlik siyanürü olarak taşır. Altıok şiirinin yaslandığı şey ise, toplumsal ve siyasal alanı da boşlamayan bir tür “çile”dir. Bitimsiz, süreğen bir şeydir bu; çünkü bir yönüyle tüm insanlığa, varoluşa, toplumsala yapışıktır. Nitekim Metin Altıok, kendi konumuyla da örtüşen güzel bir buluşla “Bir Acıya Kiracı” adını verecektir kitaplarından birine.

 

     60’lı yıllarla birlikte, dünyadaki gelişmelerle ilintili olarak, siyasal ve toplumsal hareketler büyük bir ivme kazanır. Bunun sonucunda tutuklanan, gözaltına alınan, işkence gören çok sayıda insanla karşılaşırız. Bu dönem şiirinde bu tür somut, fiziksel acılara yer verildiğini görürüz. 70 ve 80’li yıllarda çok sayıda örneğini gördüğümüz bu tür şiirlerin ilk ve etkili örneklerini verenlerden biri de Attila İlhan’dır. Onun, “Sana Ne Yaptılar” başlıklı şiiri sözü edilmesi gereken bir şiirdir. “İşkence” sözcüğü bu şiirde bir kez olsun geçmez; fakat bir genç kızın yaşadığı işkenceyi ve ondan sonraki hayatında meydana gelen inanılmaz değişikliği bu kadar etkili anlatan çok az şiir vardır:

 

     o sabah mı çıkmıştın bir gün önce mi

     bir bıçağın ağzında yürür gibiydin

     demirlerin soğukluğu soluk dudaklarında

     gözlerinde karanlığı dar hücrelerin

     seni görür görmez özgürlüğümden utandım

     söyle ne içersin çay mı kahve mi

     çok değişmişsin birden tanıyamadım

 

     saçların uzundu omuzlarına akardı

     gönlümüz şenlenirdi sarışınlığından

     onlar mı kestiler sen mi kısalttın

     gülerdin içimize aylar doğardı

     eski gülümsemeni beyhude aradım

     o sabah mı çıkmıştın bir gün önce mi

     çok değişmişsin birden tanıyamadım

 

     bir çay içer misin yoksa kahve mi

     kibritim yok demek cıgaraya başladın

     ellerin de titriyor bir şeyin mi var

     böyle bir kız değildin sen eskiden

     sana ne yaptılar sana ne yaptılar

     kirpiklerin ıslanıyor durup dururken

     o sabah mı çıkmıştın bir gün önce mi

     çok değişmişsin birden tanıyamadım

 

 

KAYNAKÇA

 

Ahmet Hamdi Tanpınar, XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, YKY, İstanbul 2007.

Mehmet Kaplan, Şiir Tahlilleri, Dergâh Yayınları, İstanbul 1988.

Ahmet Oktay, Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı 1923 – 1950, Kültür Bakanlığı Yayınları,  

Ankara 1993.

Kenan Akyüz, Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri, İnkılap Kitabevi, İstanbul 1990.

Turgut Uyar, Bir Şiirden, Ada Yayınları, İstanbul 1982.

Memet Fuat, Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi, Adam Yayınları, İstanbul 1998.

Ebubekir Eroğlu, Modern Türk Şiirinin Doğası, YKY, İstanbul 1993.

Mahmut Temizyürek, Boşluktan Doğan, Kanat Yayınları, İstanbul 2007.

 

NOT: Bu yazı, Hece dergisinin Ekim 2009 sayısında yayımlanmıştır.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz! Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »