ALİ EMRE / DOKSANLAR SÜRÜYOR
Hem şiir hem de şairsel tutum, dünyadaki ve insan hayatındaki farklılaşmaya bağlı olarak, dönemsel değişiklikler gösterebilmektedir. Şiirle ilgili teorilerin, yaklaşımların, tanımların, sorunların değişmesi ve çoğullaşması da son kertede bu değişimle ilintili bir gerçekliktir.
Yaşadığımız ülkede, şairlerin çoğu uzunca bir süre bilgiyi, okuma ve
tartışmayı, bireysel yetkinlik ve entelektüel direnci yeterince ve uzun soluklu
bir uzamda önemsemediği için şiirin zaman zaman bocalamaktan, kırılganlıktan,
ölgünlükten kurtulamadığı iddia edilebilir. Değişen, farklılaşan, bir
problemler yumağıyla boğuşan dünyayı ve insanı yeterince ve zamanında
karşılayamadığı oldu şiirin. İmaj
devri zaaflarını aşmakta zorlandı. Parça doğru ve güzellikler; benlik ve bilinç
yarılmasını örtemedi, anlamlandıramadı.
Günümüz şairlerinin çoğunda tutarlı bir ‘ilke, hedef, yöntem’ sorgulaması yok hâlâ. Bir dil bilinci yok. Şiirle / sanatla ilgili ciddi bir durum değerlendirmesi; gelinen / durulan / ulaşılmak istenen yer hakkında bütüncül bir bakış açısı yok. Dağınıklık, temelsizlik hâlâ birçok alanda egemen. Günümüzün tipik şairi ya dile ‘abanıyor’; içi, özü boşlayarak yığma şiir yazıyor ya da duyarlığı, birikimi, buluş gücü yüksek olsa da dilini, anlatımını güçlendiremiyor, gevşek örgüden kurtulamıyor. Aynı zamanda genel şiir toplamından, birikiminden habersiz. Okumuyor, bencil, ilgisiz. Yazdıkları üzerinde durmuyor; onların yerini, değerini sınayıp sorgulamaya yanaşmıyor. Olumsuz yaşam koşullarının da etkisiyle şiiri temel bir uğraş hâline getiremiyor, şiir üzerine düşünme konusunda yeterince zaman bulamıyor. O yüzden güçlü yenilik hamleleri bile kültürel iktidar odaklarında temsil edilmeye ve böylelikle de hızlıca meşrulaşarak etkisizleşmeye başlıyor. Şiir okuyucusu da büyük ölçüde eski alışkanlıkların esiri hâlâ.
Bütün bunlara bağlı olarak gelinen noktada şiirle ilgili üç tutumun, üç
vadinin öne çıktığı söylenebilir: Birincisi ; içine kapanan, mevcudu
korumaya çalışan şairler eşliğinde temsil edilen mecalsiz ve muhafazakâr tutum.
İkincisi merhale, süreç gözetmeyen, mevcut kazanımları tümüyle aşağılayan;
birikimi ve güzellikleri feda etmekten çekinmeyen yırtıcı, saldırgan ve serkeş
bir ruh hâlini öne çıkaran tutumdur ki adeta yalıtılmış bir “karşı-şiir” üretmektedir.
Bu iki yaklaşım biçiminin de sonuçta bir yenilgi, bir bozgun psikolojisiyle
biçimlendiği söylenebilir. Bir de bu iki tutumun da iyi ve eksik yönlerini
saptayıp mevcudu aşmaya çalışan, yeni bir tasavvuru gözeten şairlerden söz
edilebilir.
İçinde bir çelişki taşıyor gibi görünse de şairin kendi kendisi
olabilmesinin en güvenilir yolu, bir bilinç ve istikamet eşliğinde değişmesi,
zindelik kazanması, şiir bilgisini yeniliklere açık tutmasıdır. Şairin durması,
şiirin erken bunamasıyla birdir çünkü. Bunu engelleyen, sonuçta öğrenme,
bilgilenme ve keşfetmenin sürekliliğidir. Şair varlığa, nesneye, onlardan yükselen
bilgiye asla yabancı ve dargın değildir, olamaz.
Bütün sorunlarına, kırılmalarına, körlüklerine rağmen canlı ve çok uzamlı bir nitelik taşıyan günümüz şiirinin geldiği noktada, daha öncelere uzanan genel birikim ve kişisel çabalar kadar 90’larda yazılan şiirin de önemli bir katkısının olduğu söylenebilir. Bu anlamda 2000 sonrasının da 90’ların kazanımlarıyla bir yere geldiğini söylemek gereklidir. Günümüz şiiri başka kisvelere büründürülmeye çalışılsa da esasen bugün 90’ların sürdüğünü söylemek boynumuzun borcudur. Hem bir söylem geliştiren, bir sistem getirmeye çalışan şairlerle / edebî öbeklenmelerle hem de göz ardı edilmemesi gereken bireysel açılımlarla karşılaşırız bu dönemde. Bu yazıda, söz konusu dönemle ilgili daha önceki değerlendirmelerimizi de güçlendirip güncelleştirme amacını yitirmeden, bazı şairler üzerinde duracağız. Yazının, dönemin bütününü kuşatma gibi bir iddiası yok kuşkusuz. 90’lar şiirindeki bazı yükseltileri görmeye, anlamaya ve tartışmaya dönük bu çabayı bundan sonra da devam ettirme niyetindeyiz.
*
Hem çıkardığı dergilerle, yayımladığı teorik ve eleştirel yazılarla edebiyatımıza katkıda bulunan hem de beş şiir kitabı olan Mehmet Can Doğan, 90 sonrasının önemli isimlerinden biri oldu. Özellikle Şaman (2005) ve Attar (2009) adlı son kitapları, dikkat çekici ve çizgi üstüydü.
“Felsefi şiir” anlayışını yazıları ve şiirleriyle gündemleştirme gayreti içinde oldu Yücel Kayıran. Bir çıkmazla, çözemezlikle, gidilecek bir yolun olmayışı durumuyla yüz yüze gelme anının şiirini örneklendirmeye çalıştı. Son şiir kitabı, Çalgın (2006) adını taşıyordu. Aşk içinde ve üryan olmayı işaret eden, ruhtan çalınan parçanın peşinde dolaşıp durmayı dillendiren şiirler yer alıyordu kitapta.
Üçüncü kitabı Bahar Köpüğü’nü 2004’te yayımlayan Mustafa Aydoğan, hikmetle yaşantı arasındaki tercihini hikmetten yana kullanarak şiir yazan bir şair olarak göründü. İmgeyi ve rafine bir dille yazmayı önemsedi. Son yıllarda, şiire düşünsel bir zemin oluşturma ve şiirinin çeperlerini genişletme konusunda daha istekli bir şair olarak gözükmekte Aydoğan.
Enis Akın, şiire başladığı 90’lı yıllardan bu yana, öngörülü şiir birikimi ile ve sonrasında da poetik görüşleri ile gündeme geldi.
Şiir üzerine teorik yazılar yazmayı sürdüren Ali K. Metin, muhalif ve yeniliklere açık bir şiirin peşinde oldu. Üçüncü kitabı Barbar Senfoni’de, şiirine devrimci ve yıkıcı bir şiddet boyutu ekledi. Son yıllarda da şiirini yeni algılara göre dönüştürme konusunda sıklıkla tutum değiştirdiği söylenebilir.
Ömer Erdem, her kitabında farklı bir arayışla zenginleştirdi şiirini. Evvel (2006) adlı son kitabındaki ritim ve ses merkezli çabaları, geleneksel olanla paralel okumalara açık, bol çağrışımlı ve tekniği sağlam bir şiiri öne çıkardı.
Celal Fedai, üç şiir ve iki poetik kitabıyla gününü izleyen ve yazılarında tepkilerini gizlemeyen, bunları kendi şiir anlayışına bağlı olarak eleştiren, konumlayan bir şair olarak belirdi. Bana göre Fedai’nin ikinci şiir kitabı İmtiyaz Sahibi (2002); içerdiği dramatik monologlar, ustalara saygı şiirleri, -yer yer denetimsiz dizelere sahip olsa da- şiirsel gerilim taşıyan örneklerle iyi bir kitaptı. Fedai’nin şiirleriyle değil, başka şairlere tavrı nedeniyle gündeme gelmesi şiirlerinin konuşulmasını engelledi diyebiliriz.
Gökçenur Ç. (1971) hem imgeci şiire göz kırpan hem ironinin satır aralarında belirip kaybolduğu, hem de modern epik bir duyarlığı bünyesinde barındıran bir şiir yazmaya devam ediyor. Şairin 1990’dan beri şiir yazdığı göz önünde tutulursa gecikmiş sayılabilecek Her Kitabın El Kitabı (2006) kararlı dizeleri, gözlem gücü, zaman zaman ve dozunda kullanılmış düzyazı imkânları ile atlanmaması gereken bir kitaptır.
90’lar sonunda belirip tek kitapla kalan fakat önemli bir çekim merkezi oluşturan bazı şairleri de yeri gelmişken anmak gerekiyor kuşkusuz: Şiirler Çağla (1995) adlı kitabıyla Süleyman Çobanoğlu, 1997’de yayımlanan Kuzgunun Gölgesi adlı kitabıyla Murat Menteş, Ankara İç Savaşında Üç Hainin Portresi (2001) adlı şiir kitabıyla Ahmethan Yılmaz, Gidiyorum Bu adlı kitabıyla Ah Muhsin Ünlü, ilk elde akla gelen ve şiirde bir anlık parlamaları ile bile kayda geçmesi gereken şairler.
*
Saçları Vardır Aşkın (2000), Âdemin Kızlarından Biri (2003) ve Sert Geçecek Bu Kış (2006) adlarını taşıyan üç şiir kitabı yayımlayan Hayriye Ünal (1973); adını çoksesli şiir poetikasının tartışmaya yol açan savlarıyla duyurdu son dönemde. Yeniliği ve arayışı önemseyen; diri, enerjik ve epizodik şiirler yazdı.
Algı ve biçem yönünden çok yönlü, çok boyutlu bir nitelik taşıdığı söylenebilir Hayriye Ünal şiirinin. “Mensur şiir, lirik tarz, epik şiirin bazı teknikleri, dramatik monologlar, bir isyan ahlâkıyla örtüşen kara şiir” türünden deneyimlere açıktır. Zaman zaman yapısal disiplinden uzaklaşmış gibi görünen; fakat -Orhan Kahyaoğlu’nun belirlemesiyle- iklimi ve coğrafyası daima geniş, tarih ve mitolojiye göndermelerle ve aynı zamanda bozgunculuklarla dolu bir şiirin örneklerini verir. Şiirin gövdesine yayılıp onu ayağa kaldıran ses, sempati uyandırmaktan çok irkiltici ve hırpalayıcıyıdır. Atak ve hatta saldırgandır. Şair kendine uygun biçimler aramaktan ve genel beğeniyi sarsmaktan, onun dışına çıkmaktan da hoşlanır. Ses ve anlam rastlantılarının peşine düşmek yerine, onları amacı için dönüştürmeyi önemseyen bir tutuma sahiptir hep.
Ünal, sürekli bir “challenge - meydan okuma” tavrı içinde görünür ki bu söz konusu dönemin şiirinde farklı ve önemsenmesi gereken bir şeydir. Kimi büyük romancıların özelliği olarak öne çıkan ve değişen zamanın ve değişen insanın dünyasını tam da değişme krizleri içindeyken kavramaya çalışan bir dikkatle yazmıştır. Ünal’ın şiirde yapmak istedikleri Turgut Uyar’la ilgili bir uygulama olarak yazdığı “Bir Poetika Önerisi” başlıklı yazısında önerdiği “çoksesli şiir” tutumuna uygun düşmektedir. (Bkz. Hece 113)
Şiirde, kişisel bir evren ve yasa oluşturma uğraşı veren Hayriye Ünal’ın şiirlerinin arka planında, bir sistem yaratma gayretini körükleyen yoğun bir ihtiras sezilmektedir. Ayrıca, deformasyon yoluyla, düşüncenin alışılmış yolunu bozup anlık irkilmelerle duyguları canlı tutmak, bu şiirin amaçlarından biri olarak öne çıkmıştır. Olup bitenlerden hoşnutsuzluk, eleştirel bir duruşla bütünleşir. Tarih bilinci de bu şiiri biçimlendiren temel dinamik olarak sık sık karşımıza çıkar. Bu şiirlerin tarihle ilişkisi onu hep sorgulamaya hatta daha ileri giderek itham etmeye yöneliktir. Bu sorgulama ve ithamı belirleyen etik zemini mustazaf ve müstekbir ayrımında kurgular ve zayıf olanın yanında yer alır. Buna ilişkin somut ilk gösterge ilk kitabında yer alan “le Poeme Noir” (Kara Şiir) şiiridir. Sonraki kitaplarında sürekli bir tekvin durumunu şiire getirmeye değer bulan şair, geniş sözcük dağarı ve zengin içerikli şiirleriyle döneminin ilgi çekici şairlerinden biri olarak temayüz etmiştir.
Hakan Şarkdemir (1971), şiirleri kadar şiir üzerine yazdıkları ve söyledikleriyle de dikkat çekmektedir. “Türkiye’nin kaderi, şairin derdi olmuştur hep. Bu ülkenin meseleleriyle, insanımızın meseleleriyle şiirimiz arasında sıkı bir bağ vardır. Bu bağ gevşemedikçe bu eğilimler, anlayışlar şiirimize pek çok şey katacaktır diyebiliriz.” der bir söyleşide Şarkdemir. Birçok yönden tartışılması, test edilmesi, en azından açıklığa kavuşturulması gereken bir belirlemedir bu. Fakat asıl söylenmek isteneni düşündüğümüzde, bünyesinde sağlıklı bir yaklaşımın ipuçlarını barındırdığı muhakkaktır.
Şairin ilk kitabının (Batık Değirmenler, 1997), sözünü ettiğimiz kaygıyı yeterince içselleştiren şiirlerden oluştuğu söylenemez. Şiirini de, teorik görüşlerini de süreç içersinde değiştirip geliştiren; onlara daha sağlam zeminler arayan bir çabası olmuştur Şarkdemir’in. Şiiri oluşturan unsurları ayrıntılarıyla değerlendiren, şiirin iç dengeleri ve dinamikleri üzerinde ciddiyetle kafa yoran bir şair olarak öne çıkmıştır.
Batık Değirmenler’de, başka isimler ve ilgilerle karşılaşsak da hem
şiir yazma yöntemi hem de söz dağarı açısından Erbain’deki şiirleri çağrıştıran yönler vardır. Şairin ikinci
kitabı (Tadat, 2006), “bakma”yı
ikinci plana iterek “işitsel imgelem”e ağırlık veren şiirlerle dikkat
çekmektedir. “Sevgi merkezli” bir tarafı vardır Tadat’ın. Bu kitapla birlikte yeni bir lirizmin peşinde olduğu
görülür Şarkdemir’in. Aşktan vazgeçmez; fakat onu sulandırmama konusunda da
bilinçli ve gayretlidir. Dil, sevgiye ve yer yer onu tamamlamaya yönelik
nefrete sokularak örer şiirde dillendirilen hayatı. Bu eksende öneriler getirir.
Sesleniş, ağırlıklı bir yer tutmaktadır ve bu seslenişler daha çok dışa dönüktür.
Hız algısı ve bütüncül bir ritme ulaşma isteği baskındır; şiirdeki akışın
rastlantıya bırakılmadığı daha ilk okuyuşta anlaşılmaktadır. Dilin müzikal
olanaklarını kullanma çabası, şiirlerin çoğunda açık bir şekilde
hissedilmektedir. Üçüncü kitapta (Yerçekimi
Bilgisi, 2007) da, Tadat’ta olduğu
gibi, şiirsel unsurların dağılımını denetlemeye dönük tutum öne çıkar. Gündelik
hayat içinde insana yabancılaşan şeyleri parodileştirmeye ve kendi ifadesiyle “şiiri
sağaltmaya” dönük gayretler, daha da belirginleşir bu kitapta. Kitaptan sonra
yayımladığı şiirlerini dışta tutarak konuşursak, şairin hepsi aynı titizliği ve
diriliği taşımasa da güçlü, bilinçle beslenen, kolaycılıktan kaçınarak
okuyucusunu da dönüştüren bir şiire ulaştığı söylenebilir.
1990’ların ortalarında çeşitli dergilerde şiirleri görülmeye başlayan Didem Madak (1970), Grapon Kâğıtları (2001), Ahlar Ağacı (2002) ve Pulbiber Mahallesi (2007) adlarını taşıyan üç şiir kitabı yayımladı. İlk şiirlerinde II. Yeni’nin farklı şairlerinden epeyce izler taşısa da kendi deyişiyle “daha kendiliğinden, daha paldır küldür” yazılmış şiirlerdir bunlar. Sağı solu belli olmayan, “obur” ve göçebe sayılabilecek bir şiir yazma yöntemi vardır şairin. Şiirlerinin gizli öznesi değildir Madak; kendisinden çok şey vardır yazdıklarında. Gündelik dile hatta kent argosu denebilecek bir anlatıma yaslanır zaman zaman. Garip şiirini sevenler de, II. Yeni’ye aşina olanlar da kendilerine dönük bir tarz ve tat bulabilir bu şiirlerde. Yer yer Beat şiirinden gelen esintilere de rastlamak mümkündür. Didem Madak’ın, bir tür “çocuk-kadın” sesi ve özlemiyle konuştuğunu söylemek gerekir. Şairin son kitabı Pulbiber Mahallesi, mahalleye sıra dışı ve öznel bir tarih yazma isteğiyle biçimlenen bir kitaptır. Daha doğru bir belirlemeyle, kitap bütünlüğü taşıyan tek bir şiirdir bu. Kişisel tanıklıklarla, anekdotlarla, gezgin hikâyelerle hareketlendirir şiirini bu kitapta Madak. İyi bir gözlemci ve dinleyicidir. Hayatın renkli ve akışkan görüntülerini / ayrıntılarını zorlanmadan, rahat ve içtenlikli bir anlatımla aktarır şiire. Öykülemenin daha çok öne çıktığı bu kitapta; yalnızlaşan, yabancılaşan, kozmopolit kent hayatı içinde sıkışıp kalan insan(lar) anlatılır. Masal edasıyla gerçekleşen bir sorgulama vardır kitabın merkezinde. Ancak, kimi şiirlerde, anlatının uzamasına bağlı olarak şiirdeki yapısal disiplininin de epeyce kaybolup bozulduğunu belirtmek gerekir.
Ali Ayçil (1969), Arastanın Son Çırağı (1999) ve Naz Bitti (2001) adlı kitaplarında ağırlıklı olarak, yeni bir hece şiiri kurmaya çalışır. Sözcük seçiminde “ibrişim şiraze”, “tarumar”, “müstafi” gibi günümüzde dolaşımda olmayan eski kültürün göstergelerini özellikle kullanır. Kitaplarının adı bile bu yönelişi gösterir. Bunda kuşkusuz hece kalıbının dili baskılamasının rolü de vardır, Ayçil’in kültürel tercihlerinin rolü de. Ayçil kendisini “vehbî” bir şair olarak tanımlar. Şiir anlayışı da buna paralel olarak bilgiden uzak ve gelenekle barışıktır, hatta geleneksel değerlerin bugün için farklı bir açılım sağlayacağına inanır: “şimdi bana efendim yeni bir hayat gerek / göğüs kafesim için Dede’den birkaç nağme”
Moral değerleri önceleyen, dünyayı yerlilik açısından değerlendiren ve bunu bıçkın bir edayla şiirleştiren Ayçil, modern yaşam biçimine yabancı kalmayı seçer. Bu şiir, geçmişi, bugünde yeniden kurmaya çalışmadan günceller. Dolayısıyla satır aralarında beliren nostalji, şairin “şimdi”de etkin olmasını engeller.
Murat Üstübal (1968), şiirlerinin yanı sıra yazı ve çevirileriyle de dikkat çeken bir isimdir. Tek şiir kitabı var (Huyname, 2008). Değişen yaşam koşullarını gözeten bir şair benliğine sahiptir Üstübal. Gerçekliğin değişip dönüşmesine bağlı olarak, gerçeklik algısının da değişmekte olduğunu gören, yeni bileşke ve bağıntılar üzerinden açımlanan bir şiir yazar. Çoğul ve üretken algı kavramları üzerinde durur bu nedenle. Bu konuyla ilgili olası risk ve kaygıların da farkındadır: Küreselliğe eklemlenme ya da teslim olmayla değil de yeni insanın direnme koşullarıyla ilintilendirerek bakar öznenin parçalanışına, çoğul özneler çağının başlayışına. Bu yeni kozmopolitliğin, kendi farklılığını keşfetme ve gerçekleştirme konusunda da olanaklar sunduğunu kabul ederek yazar. Bütünselliği, parçacıkların varlığında dinamik ve göreceli bir süreç (bir cümbüş, bir karnaval) olarak gören bu şiir, yeni yaşamsal alanlardan çok dilsel kodlar üzerinde yoğunlaşmış görünüyor şimdilik.
Kontrolsüz bir imgenin, bir sözcüğün hatta bir harfin peşine düşer kimi zaman şair. Sözcük kırmalarla, sözcükleri birleştirme ya da sözcüklerin farklı hecelerinden türetilmiş dilsel “oyunlar”la biçimlendirir metinlerini. Geniş bir söz dağarı da vardır aynı zamanda Üstübal şiirinin. Anlamın saygınlığını sorgulayan, kaosa değilse de dağıtılmış bir merkezîliğe yönelen bu şiirin, bazı örneklerde Ece Ayhan ve İlhan Berk’e yakınlaşmasından söz edilebilir. 2000 sonrası şiirimizde çoğalan deneysel unsurlarla da bağlantılı olarak, Üstübal’ın yadırgatıcı dilinin de meşru ve Ücra’nın temel tezleri aksine merkezî bir zemine kaydığı söylenebilir.
Osman Özbahçe (1971) öz ve biçim kaynaşmasından doğan bir yekparelik arayışındadır. Günümüz şiirinde biri “gevşek örgü” diğeri “içi boşluk / özsüzlük” olmak üzere iki temel sorun olduğunu dile getirir. Kendisi de buradan hareketle meselesi olan, belirgin ve anlamlı bir şey söyleyen, doğrudan konuşan bir şiirin peşine düşer. İmgeye abanılarak abartılan soyutlamanın, şiiri hayatsız ve insansız bıraktığını iddia eder.
İlk kitabında (Uzun Yürekli Nehir, 1999) sertlik ve tokluk öne çıkar; özellikle yüklemlerdeki şiddet vurgusu fazlasıyla belirgindir. Ölüm ve yaşam karşıtlığı sık sık dile getirilir. Büyük, sağlam, düşünsel sorunlarını çözmüş, istikamet sahibi bir şiire ulaşmak ister. İkinci kitapta (Düşmanlık, 2004) karşı olduğu dünyayla savaşımını daha doğrudan ifade eder. Son şiir kitabındaki (Kral, 2008) metinler de dikkate alındığında, Özbahçe’nin şiiri için “tepki ve direniş şiiri” demek yanlış olmayacaktır.
“Düşmanlık” adlı şiirde “Bütün devrimlerde, bütün darbelerde yenildik” diyen Özbahçe’nin yenilgisi, 1980’lilerin yenilgi anlayışından yenilgiyi kabullenmemesi ile farklılaşır. Şiirlerde dile geldiği üzere amaç, ne olursa olsun “hayatta durmak”tır. Bu yönden bu şiirde dile gelen yenilgi kavramı bileylenmek üzere dil düzlemine çıkartılan bir doping aracıdır. Bunu tamamlayan diğer kavramlar intikam, öfke, alay, lanettir. Bu duygulardaki keskinlik, yer yer üsluba denetimsizlik olarak yansımaktadır. Bu anlamda düşünsel gerilimin, duygusal karmaşıklığın yazılanlarda şiirsel bir unsura dönüşemediği bölümlere rastlanır. Belki de bundan dolayı Özbahçe şiirinde yer yer fiilimsiler ve mastarlar, fiillerden daha etkindir. Günümüz şiirini kuşatıcı bir dikkat ve fevkalade bir çalışkanlıkla izleyen, aynı zamanda şiirimizin kökleri ve gelişim çizgisi hakkında derli toplu bir perspektife ulaşan Osman Özbahçe; şiirini çok daha ileriye taşıyabilecek zindeliğe, coşkuya ve yenilenme bilincine sahiptir.
1967 doğumlu Cevdet Karal, ilk örneklerinde daha çok dış dünyayı izleyerek kurduğu şiirini, zamanla içrek bir algıya yönelterek güçlendiren bir şair olarak göründü bu dönemde. Varlık karşısında duyulan lirik hayranlığın yanı sıra arayış içindeki insana özgü ontolojik gerilimin güçlü yansımaları eşliğinde geliştirdi şiirini Karal. İlk kitabındaki (Horozlu Ayna ve Ölüm, 1998) bazı gözü pek fakat sorunlu yakıştırmalar, kutsalla ilgili güncel fakat riskli bazı irtibatlar, şiirin süreç içerisinde dinginleşip derinleşmesine bağlı olarak azaldı.
Karal’ın ikinci kitabında (Hilkatin İlk Günleri, 2006) yer alan birçok şiirde, yalın bir söyleyişle bütünleşen mistik bir saflığa ulaşma arzusunu görmek mümkündür. Hayattan metafiziği kovan modern algıya alttan alta bir eleştiri de getirilmektedir bu şiirlerde. Buna koşut olarak, şiiri felsefî söyleme batırmayan fakat bir tecrübe olarak içselleştirmeyi önemseyen bir tutum da öne çıkmaktadır.
İlk kitabı (Kaf ve Rengi, 1999) ile yeterince gündeme gelememişti Ahmet Murat (1971). Bir ara sürekli şiir yayımladı, çeşitli dergilerde göründü. İmgeyi ve lirizmi boşlamayan, incelikli dizeler içeren şiirlerdi bunların bazıları. Diğer yandan, ilk bakışta kendi çizgisinin dışına taşıyormuş izlenimi veren; dünya görüşüyle bağlı bulunduğu coğrafyanın sorunlarına ve acılarına, zinde ve yüksek sesle tercüman olan ya da “Kitabü’l Fiten” başlığını taşıyan farklı şiirler de yayımladı. Şairin ikinci şiir kitabı 2004’te Kış Bilgisi adıyla çıktı. Dergilerde yayımlanan şiirlerin bir kısmı yer almamıştı bu kitapta.
Genellikle kapalı ve yoğun bir şiirin peşinde oldu Ahmet Murat. Zarif dokuya sinerek onu ele geçiriverecekmiş izlenimi veren bir kırılganlık ve naiflik taşısa da kendine özgü bir sıcaklık ve içtenlik taşıdığı, çekim gücünü yitirmediği söylenebilir Ahmet Murat şiirinin.
1970 doğumlu İbrahim Tenekeci; Üç Köpük, Peltek Vaiz, Güzellik Uykusu, Giderken Söylenmiştir ve Ağır Misafir adlarını taşıyan beş şiir kitabı yayımladı. Dünyayı parçadan bütüne yönelerek algılayan kısa ve temiz şiirler yazdı.
Tenekeci şiirinin mantığı, gözlemden yargıya doğru çalışmaktadır. Buluşçu ve ayrıntı düşkünü bir şiirin peşindedir daima. Kimi zaman yeni bir Garip şiiri, kimi zaman da Ziya Osman hatta Necatigil edası vardır bu şiirlerde. Yaşama sevinci, merak ve şaşkınlık; ince bir hüzünle bütünleşmektedir. Zayıf olandan yana tavır koyan, saldırgan dünya karşısında çekingen bir eda ile konuşan, zaman zaman aşk ile yoksulluk ve merhameti birleştiren, okuyucuya sevimli ve içten gelen bir tutuma sahiptir. Bazı şiirlerde bilincini vicdanına yapıştırarak konuşmaya çalışmaktadır şair. Olanla olması gereken arasında bir sıkışma ve düşük yoğunluklu bir çarpışma sezilmektedir kimi şiirlerinde. Bu durum bazen güçlü bir etki oluşturur şiirde; bazen de ses ve ritim bu sıkleti kaldırmakta zorlanır. Tenekeci şiiri, biçim yönünden olmasa da tarz ve içerik yönünden şiire yeni başlayan kimi gençleri etkileyen bir boyuta da sahiptir ve bu eksende bir havza oluşturmayı başarmıştır.
1990’ların sonuna doğru şiir yazmaya başlayan Serkan Işın (1976); son yılların hem verimli ve dikkat çekici hem de çok tartışılan şairlerinden biri oldu. 1999’da yayımlanan ilk kitabı Metropol Aşkları adını taşıyordu, son kitabı, görsel şiirlerden oluşan Dada Korkut 2009’da basıldı. Bugünden bakıldığında, Nesnevi adlı kitabının bunlar arasında biraz ayrıksı durduğu söylenebilir.
Daima canlı, devingen, araştırmaya ve etkileşime açık bir şiirin peşinde olmuştur Serkan Işın. Başlangıçta belirgin bir önerisi ve yörüngesi olmayan bu şiir, kendi içine evrilme ve derinleşme kaygısını tercih etmemiş görünür. Zamanın ruhunu ve bilincini, dışarıda durup kendini ona katmaktan sakınarak değil; modern olanın bizzat kendi araç ve görüntüleriyle, ses ve sözleriyle aktarır.
Anlık izlenim ve buluşlara düşkündür Serkan Işın şiiri. İçerdiği bütün ironi ve eleştirelliğe karşın, son kertede ontolojik bir yaşam mutsuzluğunu dışlaştırır. Gerek kendi ifadesiyle “konvansiyonel” şiirlerinde, gerekse görsel şiirlerinde deformasyonla iş görür. Dada Korkut’taki görsel şiirlerde hem metinlerarası ilişkiler aracılığıyla başka şairlerin parodisi yapılır (“makinalaşmak istiyorum”) hem de disiplinlerarası ilişkilerle okur, bildiği anlamdaki şiire yabancılaştırılır. Bu şiirlerde dünyada göze değen / çarpan her şey, bilimsel formüller, markalar, çizgi romanlar ve akla gelebilecek her nesne sonuçta bir malzemedir. Görsel şiirlerinin adlarına bakıldığında da Işın’ın muhalif ve eleştirel tutumu açıklık kazanmaktadır.
Ayhan Kurt (1971) az yazmasıyla bilinen bir şair. Bir buçuk kitabı var diyebiliriz. Canavarlığa Yazgılı Şehzade, 9 yıl aradan sonra 4 şiir (Müsadere) eklenerek yeniden basıldı (2007). “Keşke bitti diyebilsem. Lâ râhate fi’d-dünya…” (dünyada rahat yoktur) diyen ve şiirini de bu huzursuzlukla biçimlendiren bir şair o. İsmet Özel’e selamı açıktan gönderen “Geceleyin Bir Kurşun” şiiri ile, “maddenin aczi”ni fark etmişliği ile, üzerine “binyılların devrilmişliği” ile beslendiği kaynakları sergileyen bir şiir yazar. Sıkıştırılmış, yoğun, imgeci ve “narrative” olandan kaçan bir şiirdir bu. Toplum, örgütlü bir canavarlık teşkilatıdır ona göre. Hayat, bir “karnaval” özelliği taşımaz, yeryüzü cehennemdir. Mistik bir dünyayı ihsas eder. Edilgen bir özneyi konuşturur ama etkin bir öznenin sözlerine öykünür. Kendi ifadesiyle “kasvet ülkesinin tebaasız imparatoru”dur, “yenilmiş”tir, geri dönmeyen bir “bumerang”dır. Bu şiirler başka bir aşamaya doğru evrilecek bir eşikte durmaktadır. Bu anlamda Ayhan Kurt, daha sık yazması durumunda şiiriyle ilgili daha net bir fikir verecek bir şairdir.
Nilay Özer (1976) Zamana Dağılan Nar’da imgeciliği iyi hazmetmiş olduğunu gösteren bir şairdir. Ol!.. (2005) adlı kitabında şiirin kadim tekniği olan teşbihlere güvenmeye devam etse de daha keskin bir söyleyişi benimsediği görülür. Bu şiirlerde, dinin kültürel bir art alan olarak belirmesi şaşırtıcıdır. Allah’ı olan, “Allah’ın ses verdiği” bir dünyanın içinde konumlanır Nilay Özer. Bunun, şiirin kaliteleri açısından ifade ettiği şey, şairin dünyayı bir süreklilik içinde kavrayışıdır. Şiirle kendini kurmaya, kendi efsanesini oluşturmaya çalışır şair. Bu dünya “harflerle (yeniden) yaratılmış” bir dünyadır. “Babam İçin Bir Sonsuz” şiiri bunun başlangıç noktası olsa gerek. Oğul-anne ilişkilerinin baba ve kız arasında da kurgulanabileceğini düşünerek Nilay Özer’in bu şiirle reşitlik savaşı –kopuş- verdiğini söyleyebiliriz. Şiirin içeriği bu kopuşu daha ziyade bir bağlılık olarak sergilese de şairin harflerle bu ilişkiyi yeniden kurması, ilişkinin harfler önceki halinden, yani verili babalık-kızlık ilişkisinden kopuşudur.
Daha sonra yazdığı şiirlerde bu kitaptaki sağlam dize anlayışından uzaklaşır Özer. Bu uzun dizeli şiirlerde, Özer’in beklenmedik bir dil tutumu sergilediği görülür. Ol!.. kitabını merkeze alarak konuşacak olursak, şair berceste mısralar üretmekte başarılıdır. Kültürel donanımı, yeteneği ve şiire ilgisi ile Nilay Özer’in kendi zamanının iyi bir takipçisi olduğunu söylemek mümkündür.
Murat Güzel (1971) kendi ifadesiyle (Bkz. Yeni Şafak Kitap, 4 Mart 2009) bir ironik realisttir. Şiirlerinde gerçeklik, yoksulluk ve yoksunluk, ironi, siyasileştirilmiş bir özne ve buna rağmen nesnel bir dünya vardır.
Hep iş başında olan bir “poetik ide”nin biçimlediği bu şiirlerde aşk kesinlikle “hiç olmayan”dır. Yani bir kavram olmaktan fazlası değildir aşk. Şairin kendisini kapıp koyverdiği bir başkası tasavvur edilemeyeceği için böyledir bu. Uzak Koku (2008), özellikle “the Question for Amnesia”, “Tongadır Tango Değil” ve “Avrupa Birliğine Hayır” şiirleriyle çizgi üstü bir ilk kitaptır.
(Karagöz, 9. sayı, 54 – 58)
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!