
1933 yılında doğan Ahmet Oktay’ın bugüne kadar yayımladığı 13 şiir kitabı var. İlk kitabı 1963’te yayımlanan Gölgeleri Kullanmak, son kitabı 2007’de çıkan Lirikler.
Modern Türk şiirinin hem en verimli, en zengin, en devingen hem de en sorunlu, en kırılgan zaman dilimlerini yaşayıp görerek, tıkanma ve kırılmaların yanı sıra arayış ve açılımlara da tanıklık ederek bugüne ulaşan bir şiirdir bu. Elli yıllık bir dönemin edebi, toplumsal ve düşünsel izlerine; yarım asırlık bir süreçteki geniş ölçekli acı ve sevinçlere, toplumsal değişim ve dönüşümlerin yansımalarına rastlamak mümkündür bu birikimde.
Garipçilerin ikinci dönemine ve İkinci Yeni şiirine yetişen Ahmet Oktay, şiirdeki ilk çıkışını, geleneğini büyük ölçüde Nazım Hikmet’in oluşturduğu toplumcu şiir havzasında kurmuş görünmektedir. Kimi özellikleri itibariyle destansı bir söyleyişe yakın duran ve oradan İkinci Yeni’ye doğru gelişen bir şiirdir bu. Bu dönemde Attila İlhan şiirindeki imge zenginliğinin ve ilk şiirlerini 1944-1955 yılları arasında yayımlayan Ahmed Arif’in şiirinin elden ele dolaşan yaygınlığının Ahmet Oktay’ı etkilediği birçok şair ve eleştirmen tarafından dile getirilmiştir. Nitekim Ahmet Oktay da bir söyleşide Ahmed Arif’ten etkilendiğini kendisi de açıkça dile getirmektedir. Kanaatimizce bu abartılı ve kanıksanmış bir yaklaşımdır. Ahmet Oktay’daki Ahmed Arif etkisi; bazı yerel söyleyiş özelliklerinin kullanılmasıyla ve bir iki şiirle sınırlıdır.
Ahmet Oktay, daha çok, İkinci Yeni gibi Garip şiirine itiraz ve eleştiriler getiren Mavi dergisi çevresinde görünür ve tanınır. Zamanla, İkinci Yeni şiirinin olanaklarını da kullanarak kendi şiirinin temellerini atar. “Gerçekliği dönüştürerek yeniden üretmek”, onun şiirinin / şiir anlayışının değişmez bir özelliği haline gelir. Ahmet Oktay şiirine bütünlüklü bir şekilde bakıldığında söylenmesi gereken bir başka temel özellik de, bu şiirin süreç içerisinde entelektüel ilgilerle zenginleşen bir boyutunun olmasıdır. Bu şiirin, “anlamsızlık” gibi bir sorununun olmadığını da belirtmek gerekir. Anlamı boşlayan ve dili deforme eden eğilimlere karşı çıkan bir şairdir Ahmet Oktay.
Ahmet Ada “bir izlekler şairidir” diyor Ahmet Oktay için. Yayımladığı her kitapta bir izlek bütünlüğüyle çıkar okuyucunun karşısına Oktay; izleklerini şiirin yapısına yayan bir şiirdir onunki.
Ahmet Oktay şiirinin en temel özelliklerinden biri de “hayatilik”tir, gündelik yaşamla kurulan çok yönlü ilişkidir. Bu özellik daha ilk kitabında somut bir şekilde gözlemlenebilir. Yine Ahmet Ada’nın belirlemesiyle söylersek; şiirlerde kendisi, adına söz aldığı ötekiler ve hayatı ötekilere zehir edenler olmak üzere üç grup gözlenir. İlk kitap olan Gölgeleri Kullanmak’ta “sıkıntılı çağın bunalan bireyi” ağırlıklı bir yer tutar. Bu izlek kalıcı bir yer edinir onun şiirinde daha sonra. Her Yüz Bir Öykü Yazar. Unutmayan, biriktiren, yaşadıklarını damıtarak aktaran; dünyanın kötülük ve korkunçluğunu dile getirirken hem kendi yaşamına hem de yoksulların, itilip horlananların, kıyıda köşede kalanların, baskı ve işkenceyle karşılaşan aydınların yüzlerine eğilir. Onların sevinç ve kederlerine, acı ve hüzünlerine yaklaşırken dışarıdan biri, bir yabancı gibi hareket etmez. Kendini o bireysel ve toplumsal hüznün, sıkıntının, kederin ayrılmaz bir parçası olarak görür. Irgatların, kâh bereketli kâh kesat tarlaların, yoksul çocukların, kentlerde bin türlü zorluk içinde ayakta durmaya çalışan emekçilerin, madencilerin, kara zamanların, devrimci gençlerin, cemselerde toplanıp götürülen kitapların, sakat ve çarpık ilişkilerin, hayatı güzelleştiren insani erdemlerin, börtü böceğin, ağıt ve övgülerin, sancılı ve onurlu aydınların, zorba ve zalimlerin, güzel ve alımlı kadınların, bilge ve filozofların, dinsizlerin ve dindarların kendi konumları içinde eğleştiği, soluklandığı, dile geldiği bir şiirdir Ahmet Oktay şiiri. Hayata, insana değen bir tarafı muhakkak vardır. Duyguyu asla boşlamaz; ama sulugözlülüğe ve baygın bir romantizme de yüz vermez. Toplumcudur; hatta siyasal bir bilinç ve duyarlıktan süzülen dizelere çokça rastlanır; ancak ideolojik bir angajmanın içinde de dönenip durmaz. Biçim ve biçem daima önemsenir. Arayışçı ve kendi süreğinde devingendir. Gözlemi, hatırlamayı, dikkati ve okuyarak zenginleşmeyi içselleştirmiş çok boyutlu bir hayat bilgisi şiiri yazar Ahmet Oktay.
Bireysel ve toplumsal hayattaki anlam eğrisini değiştiren, anlam dizgesinin tereddüde boğulmasına yol açarak bireyi bir cendere içine sokan “yabancılaşma” da önemli bir yer tutar bu şiirde. 1966’da yayımlanan Dr. Kaligari’nin Dönüşü’nde hayata yabancılaşan Hacer ve yabancılaşmayı mesleğinin içinde yaşayan Kaligari çıkar okuyucunun karşısına. Bedensel acıların harlandığı toplumsal bir sürece dikkat çeken, “çokseslilik”in kimi özelliklerini de içkin bir uzun şiirdir bu. Sesler, konuşmalar iç içe geçer. Zihinsel süreç, kamera, görüntü iç içedir; görüntü kareleri ile zihinsel süreç üst üste biner.
“Ölüm” izleği de Ahmet Oktay şiirinde, ilk kitabından başlayarak ağırlıklı bir yer tutar. Hayata yönelmenin, hayatı önemsemenin kaçınılmaz bir sonucudur zaten bu:
Nice ölüm, nice gurbet
Alıp giderler.
Bir sabah
Sabrın konuşur taşta.
(Kara Yazı)
Din eksenli bir ölüm algısı yoktur Ahmet Oktay’ın. Önceleri, zamansız ve haksız ölümlere bir tepki olarak eğilir bu konuya. Son kitaplarında ise ölüme daha derinlikli ve felsefi sayılabilecek bir dinginlik ve olgunlukla yaklaştığı söylenebilir. 1987’de okuyucuyla buluşan Yol Üstündeki Semender, intihar sorunsalını işleyen şiirleriyle izleksel bütünlüğü olan bir kitaptır. Çok sevilen, okunan, üzerinde fazlasıyla durulan bir şiir kitabıdır bu. Bir “Prolog”la başlayıp “Epilog”la son bulan kitapta, intihar eden on iki yazar ya da şairin kişilikleri, yapıtları, görüşleri, acıları, hayat karşısındaki çeşitli tutumları üzerinde durulur. Çok kollu bir hüzün ırmağından geçer okuyucu adeta. Edebi yetkinlik açısından da gerçekten güçlü bir yapıttır bu. Entelektüel bir çaba, merak ve okuma etkinliğiyle beslenen bu şiirlerde, aydın intiharına bir gerçeklik olarak bakar şair. Adeta intiharla çeşitli bağlamlarda söyleşir. Epilog’da Sartre’ın bir sözü anılır:
İntihar bir başka yoludur dünyada varolmanın
Yol Üstündeki Semender hakkında kendisiyle yapılan bir söyleşide şunları söylüyor Ahmet Oktay: “Metinsel bağları var. Tadına, bu metinlerarası bağlantılar ve kültürel arka plan bilindiğinde daha çok varılabilir diye düşünüyorum. Ama ekleyeyim: Bu kitabın siyasal bir art alanı da bulunuyor. İntiharlarını konu edindiğim şair ve yazarların hepsinin arkasında 20. yüzyılın trajik dönemleri ve olayları yer alıyor. Nazizim, Stalinizm, İkinci Dünya Savaşı, Toplama Kampları vb.”
Ahmet Oktay şiirinde, insan için kaçınılmaz bir son olan ölümün, yaşlanma kaygısını da yanına çağırdığı görülür. Bu bağlamda kadınlar bile bir “imge-kadın”dır artık:
Geçti geçen: Anımsamıyorum artık
Kimdi ilk sevdiğim kadın? Belirsiz
Sarıldığım gövde. Kemikli miydi sırtı,
Var mıydı öpüşünde yeni sulanmış
Bir bahçenin serinliği?
(Ten Orda Yırtılır)
Ağıtlar ve Övgüler kitabı, neredeyse tümüyle bu izleğe ayrılmış gibidir. Bir haksızlık olarak bakar sanki ölüme. Ölüm meleğinin gelişini bile, onu öperek bir hınç alma çabasıyla dillendirir gibidir:
Bir melek öptü mü beni?
Ağzımın kıyısında bir tebessüm
Öyle buldum tabutta kendimi.
(Cehennem Hai-Ku’ları)
Az Kaldı Kışa ve Hayalete Övgü kitaplarında, sözgelimi Dr. Kaligari’nin Dönüşü kitabında öne çıkan dramatik gerilim azalmıştır. Şair, daha sıcak, yaşam gerçekliğiyle birebir örtüşen hüzünlü bir atmosfere götürür bizi. Yaşlanma duygusu, insanın doğal sonu olan ölüm üzerine düşünmeyi de daha bir öne çıkarmaktadır artık. Yer yer tasavvuf felsefesini de çağrıştıran dizeler eşliğinde ölüm sonsuz bir gurbet olarak anlamlandırılır şiirlerde:
Olgunlaşan narın içindeyim. Oluyorum.
Bakire ve dul zaman çökeliyor gövdemde,
Öyle genç, her ölümde yeniden doğuyorum,
Bir yuvaya varılıyor yolun sonunda.
(Solgun Bahçe)
“Kanayan bir hafıza”sı var Ahmet Oktay’ın. Sorumluluk bilinciyle, çağa ve yaşanan topluma tanıklık etme duyarlığıyla örtüşen, namuslu bir işçilikle kâğıda dökülen zengin ve sancılı bir bellek bu. İnsan, hayat ve ölüm karşısında sürekli düşünmesi de bu bilinç ve duyarlıktan kaynaklanıyor olsa gerek. Belki de bilen, biriktiren, boş verip unutmayan; fakat kimi zaman çaresizliğin ve geçip giden zamanın pençesinden kurtulamayan ve sonuçta acıyla bütünleşen bir aydın yazgısı bu. Var olmanın dayanılmaz ağırlığını, umut çıngıları da yakmaya çalışarak, kendisinde taşımayı kabullenmek yani. Kendinde birçok kişiyi biriktirerek konuşmak.Yoksa hepimiz tek tek geliyor ve bir şekilde gidiyoruz. Bu bağlamda açımlanan, varoluş gerçekliğini bir şair bilinciyle ve yalın bir söyleyişle yoğuran aşağıdaki dizeleri ilk okuduğumda çok sevmiş ve etkilenmiştim. Yazıyı, Hayalete Övgü kitabındaki söz konusu dizelerle bitirmek istiyorum:
Harflerden, sözcüklerden medet
umdum bunca yıl. Kerterizlerim
altın ve gümüş kakmalı pusulalarım.
Sandım ki seçersem doğru harfi
açılacak Süleyman’ın “kuşlar dili”,
sandım ki doğru sözcüğü bulursam
aydınlanacak içinde yittiğim
kristal labirentteki güzergâh.
Var mıydı tutacağım bir yön
bulacağım bir yön?
Bilemedim. Geliyor ve gidiyor insan.
---------------------------
1 Ahmet Oktay, Kaç Kişiyiz Kendimizde / Bütün Şiirleri, İthaki Yayınları, İstanbul 2007
2 Hayalete Övgü Odağında Ahmet Oktay Şiiri, Alkım Yayınları, İstanbul 2005
3 Ahmet Oktay’
Konu: Merhaba!
Google'da Ahmet Oktay'ı arıyordum, karşıma bu emek verilmiş güzel yazı çıktı. Takdirlerimle.
Bağlantı »