“Ey şair uykudan uyan ve şimşek gibi çakan şiirlerinle bütün uyuyanları kaldır. Ölen duyguları canlandır, unutulan görevleri hatırlat. Dikkatle bak, bir tomurcuk daha açtı, ağaçların içinde özsu boruları genişledi, balıklar suları neşelendirdi, gök gürlemeleri duyuluyor ve kış uykusuna yatan yaratıklar bile güneşli kayaların üzerinde birikiyor. Haydi ey şair sen de uyan ve şimşek gibi çakan şiirlerinle insanları uyandır, ölen duyguları canlandır, unutulan görevleri hatırlat. Bununla da kalma, uyuşup kaldığın izbeden ayrıl, insanların arasına karış ve onların öbek öbek toplandıkları ağaç diplerini, tarlaları, çölleri, yemek meclislerini, sohbet halkalarını şereflendir, insan zihinlerinden, kalplerinin sokaklarından bazen bir atlı, bazen hülyalı bir âşık, bazen bir meczup, bazen bir dert kirpisi, bazen bir düş, bazen bir vaha, bazen bir yıldırım, bazen bir yumruk gibi geç; fakat hepsinde uyarıcı ol.”
Cahit Zarifoğlu’nun, 3 Mart 1987’de, Zaman gazetesinde Nedim Özalp’in kendisiyle yaptığı bir söyleşide, genç şairlere ve adaylarına neler söylemek istersiniz sorusuna verdiği bu cevap, kendi şiirinin kaynağını, nirengi noktalarını ve anlatım özelliklerini göstermesi açısından da önemli ipuçları içermekte.
Önerilenler yer yer hamasi ve romantik özellikler taşısa da Zarifoğlu, şairden uyanık, dikkatli, meraklı, yenileyici ve yürekli biri olmasını istemektedir. Son çözümlemede, bir ‘kahraman’ profili çizilmektedir bu sözlerle. Kahramanlaşmaktan, bir kahramana benzemekten korkmayan biridir betimlenen. Kendi zaaf ve yetersizliklerini aşarak özgüven sahibi olmayı önemseyen bir delikanlı edası, geleneksel değerleri içselleştirmiş çağdaş bir yiğitlik önerisidir dile getirilen. Doğayı, yaşamı ve toplumu dikkatle izleyen bir kişidir bu. Uyanıktır. Uyarmak istemektedir. Ağıtçı, sulugözlü değildir. Şimşek gibidir. Donanımlı ve cesurdur. Konuşması etkileyici, yumruğu kavidir. Hem duygulu hem gizemli hem de savaşçı bir kişiliğe sahiptir. Bütün bunlar eşliğinde, kendini sorumlu ve görevli addetmekte; birey ve toplumları silkelemeyi, canlandırmayı, onlara umut ve zindelik aşılamayı öne çıkarmaktadır.
Her şair, şiirinde bir insanı resmeder. Şiirlerinin her birinde ya da genelinde, sözcükleriyle kurup yeryüzüne saldığı bir insan vardır şairin. Zarifoğlu şiiri, işte bu insanın karşılaştığı çoğul hallerin birikimidir. Bu şiire istatistikçi, envanterci bir bakış açısıyla yaklaşmak şiiri kavramamızı kolaylaştırmaz hiç kuşkusuz. Onu, belli bir poetika ya da teorinin izini sürerek kuşatmaya kalkmak da daima çeşitli risklere ve çıkmazlara götürecektir bizi. Ama “burası bir adam” diyen şairin, dört şiir kitabında da anlaşılmak, ikna edilmek, yeniden kurulmak ve sağaltmak isteyen bir insan vardır sanki. Zarifoğlu şiiri, bu bağlamda, büyük ve modern bir destanın parçalara (dört kitaba) ayrılmış biçimidir adeta. Şiir ve onunla özdeşleşen insan ‘hızla akan bir ırmak’ gibi “İşaret Çocukları”nda yeni, seçkin bir dil eşliğinde kıvranıp arayarak büyür. Keşfetmenin bütün halleri vardır bu şiirlerde. Aslında bir kişiyi çoğaltan ve çok sesli bir kahramanı hazırlayan “Yedi Güzel Adam”da “dağ”ın etrafında dolaşan ve onun hünerlerini öğrenen bir yetişkinlik sezilir. “Menziller”de sınav ağırlaşarak devam etmekte, güzergâh ve duraklar belirginlik kazanmaktadır. “Korku ve Yakarış” daha olgun, dünyayı tarazlayan, daha yücelmiş ve serkeşliği aşmış bilgece bir yönsemedir.
Bugünden ve topluca bakıldığında, Zarifoğlu şiirinde; anlatıma dayalı bir tarzın, kimi zaman titizlik gösterilen belli bir aşamalar sırasının, saygı uyandıran bir karakter fikrinin, insanlığa yönelik bir seslenişin ve kendi içinden çıkan bir neticenin gözlemlenebildiğini söyleyebiliriz. Bütün bunlar, epik şiirin genelgeçer özellikleri olarak da öne çıkmaktadır. Yeri gelmişken şu hususu da belirtmek gerekir ki, Zarifoğlu, kahramanlık şiirlerinde olduğu gibi bir şeyi ilk elde kabul edip, onaylayıp kutlamaya düşkün değildir; aynı zamanda araştırıp sorgulamaya da önem verir. Çoğu zaman, çıplak anlatımın içindeki olaylar panoramasının yerine daha renkli, daha ayrıntılı bir resim getirir. Şiiri sürekli esnetir ve genişletir. Söyleyeceklerini, dilin bütün kütlesine dağıtır. Bir filozofun görüş kabiliyetiyle bir ermişin ivediliğine sahiptir. Aynı anda, hem anlatıma dayalı bir biçem hem de drama yazarları gibi karakter oluşturma noktasında, şiirinin gücünü sürekli sınamaya yönelir.
Kendi kuşağı içinde onun yeri, Yedi Güzel Adam’ın Odyssey’inin paralelinde ama onun kaçtığı yere giden stilize içsel serüvenindedir. Zarifoğlu, kendisi için aslolan dilin şiirsel özünde eğleşerek, işaretlerini aldığı menzile doğru kâh bir bozkırda kâh değişken, renkli ve derin vadiler arasında yeryüzünün sürgün, acemi ve meraklı gözlere sahip yerlisi / kahramanı olarak atını süratle koşturur. İşaret Çocukları’nın sonunda, şiirin iç ıssızlığı şair için adeta dayanılmaz bir üşümeye dönüşür ve şiirler genleşerek ısınmaya yani bir ‘anlatı’ya yaslanmaya başlar. Onun, şiirlerine biçtiği giysi, sanat alanındaki başarının tek kişinin başarısı olmadığı bilincinden ve mensubiyet duygusundan hız almaya başlamıştır. Bu nokta, başka bir açıdan, belli bir kuşanma eşliğinde şairin doğanın düzeninden kültürel düzleme evrilmesini de imlemektedir. Dil içinde adeta ‘koşan’ ve sürekli yenilenen bir imge dünyasına sahip olan bu şiir, imgeci olduğu kadar nesneldir de. Her iki durumda da belki biraz pusludur fakat asla donuk değildir. Şairin mızrağı çeşitli düzlemlerde hızla ve sürekli akmaktadır.
Zarifoğlu’nun ilk şiir kitabı olan “İşaret Çocukları”, ağırlıklı olarak aşk temalı şiirlerden oluşmaktadır. Bu şiirlerde şair bir arayış içindedir. Rasim Özdenören’in de belirttiği gibi, bu kitaptaki şiirlerde sevgiliyle fahişe, aşkla şehvet, veliyle zerdüşt, varlıkla yokluk arasında şair çeşitli zikzaklar çizip durur. Henüz sefere çıkmamıştır; ama gücünün ve güzelliğinin de farkındadır:
Anlayın bizim de güzelliğimizi
bizim balık yiyip ölen
kelimeyi çatlatan güzelliğimizi
aklından açılıp kadının
bizi kemiren yüzünün güzel terkisinde
allahın ağır açılan
geniş sofralı odalarında
bir bir dünya namına
seferber eder sevgililerini
(s. 59)
İkinci kitap “Yedi Güzel Adam”, ilk şiirlerden farklı olarak bir ‘kahraman eğretilemesi’ eşliğinde karşımıza çıkar. Son çözümlemede epik bir şiirdir bu. Bu açılıma bağlı olarak, zikzaklar azalmış ve şiirsel özne kişisel açlık, çırpınış ve bocalayışlarını anlamlandırabilecek bir yetkinliğe yaklaşmıştır. İyi ile kötü, güzel ile çirkin, yüce ile sıradan birbirine çok fazla karışmaz artık. Yedi güzel adam bir(er) kahraman, kurtarıcı ya da velidir; güçlü kuvvetli ve donanımlıdır:
Bu insanlar dev midir
Yatak görmemiş gövde midir
Bir yara açar boyunlarında
Kolkola durup bağırdıklarında
- Yar kurbanın olam
Dağlar önüme durmuş
Ki dağlanam
Çekip pırıl pırıl mavzerler çıkardılar oyluk etlerinden
Durdular ite çakala karşı yarin kapısında
(s. 107)
“Yedi Güzel Adam”, her ne kadar şairinin kahraman merkezli arayışı açısından bir netlik ifade etse de okuyucu açısından hâlâ kapalı ve anlaşılması zor bir şiirdir. Hatta şiirin gerçekte yedi insana dair olduğu bile müphemdir. Bu insanların kaç kişi ve kimler olduğu, kimlere gönderme yaptığı belli değildir. Sözgelimi “Uzun boylu değildi / Ama kendinden uzunu yoktu – yalnızdı” dizelerinde çoğu kişinin aklına Hz. Muhammed gelmiş; ancak ardından gelen “Adam hırçındı” ifadesiyle bu eşleştirmeden vazgeçme eğilimi oluşmuştur.
Destansı bir çerçeveye sahip olan bu şiirde “kahraman” sorunsalının yanında “zaman” ve “mekân” ölçeğinde de hayli girift bir boyut söz konusudur. Bir taraftan oyluk etlerinden mavzerler çıkarılmasından, grevlilere şifa götürülmesinden, beton döşeli apartman kaykılı topraktan geçilmesinden söz edilirken, diğer taraftan devrin kervan devri olduğu, dağın eteğinde ipek yolu, zencefil yolu bulunduğu dile getirilir. Aynı şekilde, şiirde konuşan / anlatan kişi konusunda da bir karışıklık, iç içe geçmişlik dikkati çekmektedir. Bu şiirde üç ayrı sesten söz etmek mümkün görünmektedir: Birinci ses “anlatıcı”ya, ikinci ses yedi güzel adama (daha doğrusu onlardan birine) aittir. Ayrıca, şiirin birkaç yerinde geçen ve bir anneye ait olduğu anlaşılan üçüncü bir ses daha bulunmaktadır:
ÜMMETİ GÖZETMEN GEREKLİ
Ben seni beyaz haber ustası
Olasın DİYE boğmadım – DOĞURDUM
(s. 116)
Cahit Zarifoğlu, dozajı değişen bir müphemliliği, sıra dışı ve yoğunluklu bir anlatımı boşlamasa da belli konularda oturmuş bir bakış açısına ve söyleme sahiptir. Özellikle ikinci kitabından itibaren, şiirin kendi özgül alanına sağladığı özgürlük sınırlıdır. Bakışı, kavrayışı ve olayları kendine dert edişi zengin, farklı ve çok yönlü olsa da anlatırken adeta dili sıkar. Doğal, kabul görmüş, geleneksel ve süblime edilmiş yaklaşımlardan fazla sapmaz. Kendine ve kahramanlarına ‘yakıştıramadıkları’ konusunda, son derece bilinçli ve dikkatlidir artık. Çatışmaları, didişmeleri ucu her yöne açık ve bitimsiz değildir. Kendi haline bırakılmış bir trajediye evrilmez onun şiiri. Biriktirip dile getirdiklerine; dışarıdan, tamamen tarafsız ve soğukkanlı bir yaklaşımla bakmaz. Çatışmayı seyretmeye yönelmez, gerektiğinde müdahale eder. Ara sıra dizginleri bırakıyor ve anlam kazandırma dizgesini boşluyor görünse de hem anlatısını hem de kahraman(ları)nı sahiplenir. Onları kollar, arındırır, yüceltmeye çalışır. Yazdıklarında, çürük ya da sahte kahramanlara iş gördürmez. En azından “Bir morfin gibi arıyorum direnmeni” der. İnanmış bir adamın belirleyici, yönlendirici etkisi; gerektiğinde hep devreye girer. Bu cümleden olarak doğaya, kadına, çocuğa, aileye bakışı doğal, düz ve bekleneni karşılayacak niteliktedir. “Kartal”, “dağ” ve “kılıç / mızrak” şiirinin somut enstrümanlarındandır. Manevi gücü ve ilahi yardımı da göz ardı etmez. Kötü ve zorlu bir zamanda yaşadığının bilincindedir ki bu bağlamda çağa tanıklık etmeyi de önemser. Bu coğrafyada, bir jilet inceliği ve keskinliği taşıyan bu coğrafyada yaşadığının farkındadır:
Hem şarklıyım ben
Gövdem yara dolu
Sevdiğim kolla beni
Kimi şiirlerinin uzun ve anlatıma dönük olmasından, öykülemedeki iç geçiş ve belirsizliklerden, yer yer ayak değiştirmelerden, ses ve özne farklılaşmalarından hareketle baktığımızda Zarifoğlu’nun masal, efsane, destan ve cenk hikâyelerine düşkün olduğu, onlardan beslendiği iddia edilebilir. Birçok şiirinin yanı sıra “…Ve Çocuğun Uyanışı Böyle Başladı” başlıklı uzun şiiri, adından anlatımına, iç örgüsünden sözcük dağarcığına kadar sözünü ettiğimiz yetişme biçiminin ve şiir dünyasının ipuçlarını taşımaktadır:
Ve şimdi
Anlat bana ey can tatlısı kız ki
Çünkü ben ödevliyim yinelemeye
Eskiçağ ozanlarının ağız toplantısını
Anlat bana gönüllerindeki bağbozumunu
Hep şarkı sancıyan dizelerini
Kocamış dumanı ve is yüklü tavan direklerinin
Arasından destanlara sarkan yılanı
Kapıdaki baharı yaprak selini sarı kanaryayı
Ölümsüzlüğünün karyığınını – granityığınını – suyığınını
Oğlu teketek öldüren babanın
Oğula mızrağın ucuyla
Gürzün kılıcın kıyımıyla ad koyan babanın
Anlat bize içinde koşan atların
Hangi koşudan kaçtıklarını
Yani ilkel
Ya da kültürle deşilmiş olmanın
Anlat durmadan anlat oğulun
Gençliğin
Yarısı akan yarısı mezara konan kanın
Genç ve geniş bir yaradan
Hem babanın elinden mızrakla
Ve baltayla açılmış yara’dan
Şefkat ve müthiş bir dikkatle
Ve müthiş bir hayranlıkla
Şövalyelik adına açılmış yara’dan
/Huysuz kan sonunadek akar düşünürüz/
(s. 215)
Cahit Zarifoğlu, son kitabı “Korku ve Yakarış”ta yer alan şiirlerinde daha somut, günceli gözeten, dünyada ve özellikle İslam coğrafyasında olup bitenlere yoğunlaşan bir şair tutumuyla karşımıza çıkar. Afganistan’daki savaş ve direniş birçok şiirde, şairin temel kalkış noktası olur. Bunların bazıları, hem ritim ve sesleniş hem de içerik yönünden modern bir koçaklama sayılabilecek türdendir. İnanç ve direniş belirgindir. Sorgulamalarda bile, bir özgüven ve cesaret havası sezilir. Ses; gür, erkeksi ve yiğitçedir. Bireysel sorunlar aşılmış, toplumcu ve kimlik aşılayıcı bir yaklaşım öne çıkmıştır:
Hayır dokuzyüz
Milyon müslüman
Tarihin hülyalarından vazgeçmiş olabilir AMA
BEN
Elim dizlerime Vur Kalk
Müslümanlar uyanın Eller Dizlere Vur Kalk
Yumruklar dizlere vur vur
(s. 358)
Bir medeniyet çatışması ekseninde saf tutarak yazılan dizelerde, Müslüman kimlik şiirin önüne geçer. Zarifoğlu, genel şiir okuyucusunun da çok sevdiği ve yüksek sesle okuyabildiği bu şiirlerde adeta cepheyi yazdıklarıyla ısıtmakta ve yüreklendirmektedir:
Adamlarımız yiğit
Kadınlarımız hamarat
Çocuklarımız dolu bilinç harmanı
Köpeklerse sayılı
(s. 366)
Gözleri yumuşak yüzü yorgun bileği sert toprak
Sanma ki harp derdinden geçtim
Düşünme ki dökeceğim kanlar hunhar
Derimin altında ne belalar baygın
Bir devlet taşıyorum başımda
Bu ev bana dayanmaz
Çöker kızıllar kuduran inleri dünyanın
Arkadaş
Şimdi yalnız savaş
(s. 369)
Çocuğa, gövdeye ve kadına enerjik ve dönüştürücü bir merakla bakan, doğayı dikkatle tarazlayan, güzelliği ve yüceliği içselleştiren, büyük bir şevkle savaşan bu ‘kahraman’ destanın sonuna yaklaşmakta ve ilahi yardım eşliğinde başarıya ulaşmayı beklemektedir artık. “İslam haritasında bir şair olmak istedim” diyen Cahit Zarifoğlu, anonim bir ses eşliğinde, anlatısını dua molalarıyla berkitmekte, serüveninin sonunda aczini ve bağışlanmasını dilemezden evvel dirimin ve ölümün gerçek sahibine yönelmektedir:
Allahım
Yol boyunca
Tarih boyunca
Başıboş bırakma bizi
KAYNAKÇA:
1- Cahit Zarifoğlu, Şiirler, Beyan Yayınları, İstanbul 1989 (Yazıdaki şiir aktarmaları bu kitaptan yapılmıştır.)
2- Hayriye Ünal, Burası Bir Adam: Cahit Zarifoğlu, Atlılar, nr. 1, s. 20-22
3- Murat Belge, Epik / Edebiyat Üstüne Yazılar, İletişim Yayınları, İstanbul 1998
4- J. B. Hainsworth, Epik Nedir, Atlılar, nr. 1, s. 16-19 (Mütercim: Hakan Arslanbenzer)
5- Faruk Uysal, Yedi Güzel Adam’ın Gücü, Okuntu, nr. 10, s. 24-25
6- Sait Yavuz, “Bir Morfin Gibi Arıyorum Direnmeni”, Okuntu, nr. 10, s. 50-51

Konu: tebrik ederim.
sizi ilgiyle takip ediyorum.
cahit zarifoğlu inceleminizi kayıtlarımın arasına özenle yerleştirdim.
kolaylıklar dilerim...
Bağlantı »
Konu: Zarifoğlu İçin Zarif Bir Yazı
Merhaba Ali abi. Çok güzel bir yazı olmuş gerçekten.
Ellerine sağlık. Kendine iyi bak.
Bağlantı »