milyon sesli mızıka

Tak peşine Hüsn ü Aşk'ı, kur aşkın sehpasını / Baş üzre yerin var. İster kanlı ister kansız gel

 

                                 “Uzak nedir?

                                 Kendinin bile ücrasında yaşayan benim için

                                 gidecek yer ne kadar uzak olabilir?”

 

     İsmet Özel, gerek yazdığı şiirlerle gerekse siyasal arayış ve yönelişleriyle ilgi uyandırmış, önemli tartışmaların merkezinde olmuş bir isim.

     Diğer uğraşların hiçbiriyle hemhal olmasa da “şairlik” onu tanımlamak için yeterli bir sıfat ama İsmet Özel’den sadece bir şair olarak bahsetmek yeterli ve açıklayıcı değil kuşkusuz. Erken yaşta gelen şöhreti fazlasıyla hak eden bir yeterlilikle yer almıştır edebiyat dünyasında İsmet Özel. Yıllarca “Evet, İsyan” şairi olarak yer etmiştir okuyucunun belleğinde. Sonraları da “Âmentü” şairi olarak görülmek, tanıtılmak istenmiştir.

     Kendi ismi etrafında biçimlenen masalı anlamaya, açıklamaya ve yıkmaya çalıştığı Waldo Sen Neden Burada Değilsin adlı kitabının girişinde şunları söylemekte İsmet Özel: “Bu kitabı, intihar eden birkaç arkadaşıma ve paranoyadan, şizofreniden mustarip birçok arkadaşıma ithaf ediyorum. Onlar, öyle sanıyorum ki çağımızın (belki de bütün çağların) belâsını en yakından görecek noktaya yaklaşmışlardı. Bu tehlikeli noktadan salim bir bölgeye adım atmaya yeltendiler belki; belki tekinsiz hareketleri yüzünden meşum bir darbeyle devrildiler.

     Bu ithaf, çok farklı ve ilginçtir gerçekten. Şair, arkadaşlarına isabet eden yıldırımın kendisine çarpmamasını da iki eksende açıklamaktadır. Bunu önce şiir binasının saçağı altına sıçrayacak ataklığı göstermiş olmasına bağlamaktadır. Sonra da siyasi anlamda bir bağlanmanın hayat içindeki karşılığını arama çabasına borçlu olduğunu dile getirmektedir. “Şiir ve siyaset, bana verilen tekinlikti.”

     Gerçekten de İsmet Özel şiiri, bu belirlemenin çoğul ve farklı zeminlerdeki açılımı gibidir. Hangi vadide dolaşırsa dolaşsın, hangi teknikle kurulursa kurulsun bu hep böyledir.

     “Şiir ve siyaset”, ona verilen tekinlik gibi görünür. Ama bu tekinlik arayışı, sonuçta, süreklilik içeren bir “yıldırım çarpma / cereyanda kalma” tehlikesinden kaçışla ilgilidir. O, birçok yöne açılan bir dönerli kavşakta bulmuştur kendini. Ulaştığı yer itibariyle, kendisini takip edenleri de böyle bir konumda bırakmıştır. Sözcük seçimine, şiirleştirme tekniğine, biçimle ilgili özelliklere yöneltilen dikkatler; bu sancının, içerikteki bu merkezî çırpınışın görülmesini kimi zaman engellemiştir kuşkusuz. Ancak İsmet Özel, son çözümlemede, şiiri bir sığınak hatta bir millet inşa ettirecek denli büyük ve efsunlu bir güç olarak gördüğünü kendisi de dile getirmektedir.

     İyi bir şairin, var olan ile henüz var olmayan arasındaki muğlak bölgede yatan, henüz hakikatleşmemiş ve insanların henüz ifade edemedikleri; ama eksikliğini hissettikleri bir hakikati ifade ederek var kıldığı kabul edilir. Adını koyamadığı bir tutku, belki yetiştiremediği bir cevap, çocukluğuyla ilgili bir takıntı, dilinin ucuna gelmiş ama henüz söylenmemiş bir söz kendini yazdırır. Enis Akın’ın “kekemelik” dediği şeydir bu ve bu tür şairlerin kendisine kolay geleni değil zor şiirler yazdığı söylenebilir. Şiir, bu bağlamda, hayat ve söz arasındaki düellonun bazen yan ürünü bazen de katalizörüdür. Ama şiirin başarısı hep uçucudur, sonunda hep hayat kazanır. Nitekim İsmet Özel, son şiirlerinde bile arayışa ve sorular sormaya devam eder:

     Taşınacak suyu göster, kırılacak odunu

     Bileyim hangi suyun sakasıyım ya rabbel alemin

 

     İsmet Özel, ima edildiği gibi, bilerek ya da bilmeyerek hiçbir zaman “toplumcu dünya görüşü şiiri” yazmamıştır. Yazmak istemiş olması veya yazdığını zannetmiş olması, bunu değiştirmez. Dolayısıyla onun şiirinin keskin dönemeçlerden geçtiğini ve uçurumlarla dolu içerik değişmeleri yaşadığını söylemek de çok zordur. Politik görünen şiirlerinde bile son derece kendisine özgü, cebinde gezdirdiği bir politikliği yazdığı görülür. Sürekli devinen, davranan, sancılanan bir şairdir İsmet Özel: Türkiye İşçi Partisi’ne üye olur, Halkın Dostları gibi aksiyoner bir sanat dergisinde ön sıralardadır, Mobil’in açtığı resim yarışmasını boykota çağırır, politik konuşmalar yapar, solla ilişkisini keser, Müslümanların arasına sokulur, politik gazetelerde köşe yazıları yayımlar vb. Fakat bütün bu davranışlarının arkasındaki suçluluk, pişmanlık, utanma, kendinden iğrenme gibi duygular şairi esir alır ve Özel şiirine öfke olarak, şiddet olarak yansır. Onun şiiri sol dünya görüşüne ne kadar aykırıysa, Müslüman dünya görüşünde içkin olan vücut diline de o kadar yabancıdır. Gençliğinde, siyasi mücadele içinde zorla yer aldığını, Che’ye karşı Fidel’in tarzını her zaman tasvip ettiğini yazılarında bizzat kendisi itiraf etmiştir. Modern dünyanın ürettikleriyle eksik ya da fazla, hesaplaşma eğilimi şiirlerinde daima görünürlük kazanır.

 

     Parçalanmaya yüz tutan “uygar” bedenini yapıştırmak için İsmet Özel sözcükleri, dizeleri, şiirleri kullanır. Dünya canını acıttıkça yazar. Uygardır ve uygarlığından iğrenir, uygarlığın çekiciliğinden daima nefret eder. Yaşamanın ona verdiği, ona bitiştirdiği, sırnaşık kıldığı bu ağrıyı şiire aktarır şair ve yazdığını öğrenmeye çalışır: “Yazdıklarımın kendime kendimle ilgili bir derinleşmeyi sağladığını anlamamla, bu yazı türünün bir bilgilenme aracı olduğunu anlamam aynı zamana rastlar.

     Bu sözleri, Erbain’in girişinde yer alan “Yaşamayı bileydim yazar mıydım hiç şiir?” dizesiyle birlikte düşünmek, bize Özel şiiriyle ilgili birçok gerçek ipucu sunacaktır kuşkusuz. Süreğen bir varoluş sancısı çeken biri olarak da düşünülebilir bu yüzden ya da müzmin ve çaresiz bir “hikmet” arayıcısı. “Hikmet”i sürekli arayan fakat bir türlü bulamayan adamdır o; şiirde de siyasette de. Bu durum onu, en azından belli bir süre, bir masal kurmaya / uydurmaya yöneltmiş de değildir. Başkalarının masallarına da karnı toktur. Yolu bulamayınca, başkalarının yürüdüğü yollara da kolayca yönelmez. Zira bilir ki, insan için önüne çıkan bütün yollar “yürünebilir” yollar ise o insan artık kaybolmuştur. Kaybolmak nereye gideceğini bilememek, yani her yere gidebilmektir.

     İsmet Özel, kendi masalında “şair, komünist ve müslüman” olmak üzere üç önemli kelimenin olduğunu belirtir ve bunları açıklar. Şairin ortaya çıkışında yeteneğin, eğitimin ve sosyo-psikolojik zorlamaların belli dozlarda etkisinin olduğunu söyler. Fakat o, şiiri toplumsal bir vakıa olarak görmez, böyle bir anlayışı doğru bulmaz: “Sanat eserlerinin onları doğuran şartlarla bağları ne kadar sıkı olursa olsun, o eseri ortaya koyan sanatçının özel ve özgün, kasıtlı ve iradî biçim verme katkısı olmadığı zaman doğmayacaklarını hatırda tutmak lâzım. Sanat eserlerinin iki sahibi birden olamaz. Bu şartlarda nasıl olsa böyle bir sanatçı çıkacaktı diyemeyiz. Sanat eseri keşfedilmek üzere bir yerde bekliyor değildir.

     İsmet Özel, kendini şair sanarak değil, şair olmanın gereğine inanarak ve şiirin gereğini yerine getirmeksizin bu alanda gerçek bir çalışma yürütülemeyeceğini kabul ederek işe koyulduğunu söyler. Kendisini ayakta tutan hazırlığının da iki ayağı vardır: Kadirşinas itaatsizlik ve tevarüs edilmemiş asalet.

     

***

     İsmet Özel için, yazdığı her dizenin kendince bir hayat hikâyesi vardır. Benliğinde bir yer edinemeyen şeylerin yazılamayacağına inanır. Onun şiirinde, şiir üzerinden gerçekliğe gidilebileceğine dair cesaret verici soru ve cevaplara, açıklayıcı ipuçlarına sıklıkla rastlanabilir:

     II. Dünya Savaşı yıllarında doğan ve ergenliğini bu savaş sonrası ortamda geçiren İsmet Özel, potansiyel bir şairliğin bütün ham yapısını bu çocukluk döneminden ve kişisel dünyasından almıştır. “Dünyada varolmuş bulunmaktan duyduğu sorunun yansımaları”, onu ve şiirini hem kakışlamış hem de zenginleştirmiştir. Şairin varoluş sıkıntılarını, iç didişmelerini, dünyadaki ‘yerini yadırgaması’nı, cinsel bunalımlarını çocukluğuna çekilerek dindirmesini ifade eden dizelerle doludur ilk şiirleri. Ölüm, cinsel sıkıntı ve bedeni horlayış, sertlik ve yıkıcılık; bu şiirlerde hemen göze çarpmaktadır. Akıp giden hayatla ve zamanla uyuşmayan, böyle bir uzlaşmaya da yanaşmayan sıra dışı biridir o. Geceleyin Bir Koşu adlı kitapta bir araya getirilen bu ilk dönem şiirlerinin, içten içe depreşen ve bir istikamet arayan bir “magma” katmanını andırdığı söylenebilir.

     1962’de Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne giren ve bir yıl sonra Türkiye İşçi Partisi’ne üye olarak sosyalist dünya görüşüne bağlandığını belgeleyen Özel’in, özgünlüğünü ve bireysel serüvenini hâlâ önemsemekle birlikte, 1965’ten başlayarak bu dünya görüşünün etkisiyle, bireysel duyarlığına toplumsal nitelikli bir giysi de geçirdiği görülmektedir. Partizan şiirinin, toplumsal duyarlığın ilk örneği olması ve siyasal terminolojinin şiir içinde yedirilmeye çalışılmasının yarattığı sıkıntıları yansıtması açısından, Özel’in şiir serüveninde önemli bir yeri vardır. Bu şiirin, varoluşundan sorunlu bir ergen şairden, yaşadığından sorumlu bir entelektüel şaire geçişi imlediğini söylemek yanlış olmaz. Evet, İsyan adıyla kitaplaşan bu dönem şiirlerinde, ilk şiirlerdeki cinsel takıntının ve yaşamın akışına karışamayışın izleri azalmıştır. Sosyalist oluşun etkisiyle halka ilgi gösteren, “merak bir devrimcinin hazırlığıdır” diyen İsmet Özel, toplumsal ve siyasal ilgilerini sevgiliye ve arkadaşlığa yönelerek pekiştirmeye çalışmıştır. Ancak şair, kendi benini asla tam olarak geriye çekememiştir. 1970 Mart’ında çıkan Halkın Dostları dergisindeki arayış ve sorgulayış çabaları da İsmet Özel’i mevcut yönelişinde bir dinginliğe kavuşturamamış; ancak şiir hakkındaki düşünüş ve eyleyişini verimli kılmıştır.

     12 Mart muhtırasından sonra ülkede oluşan ortamın İsmet Özel’in sorgulamasını hızlandırdığı iddia edilebilir. Mazot şiirinden Âmentü şiirine kadar uzanan ürünler, bu sorgulamanın şiirdeki yansımaları hakkında da okuyucuya çeşitli ipuçları verecek niteliktedir. Boğucu ve kokuşmuş ortam, İsmet Özel’in şiirine çok güçlü bir hüzün ve acı damarı da eklemiş olmalıdır. Cinayetler Kitabı adlı yapıtta bir araya getirilen sorgulama dönemi şiirleri, hem sancılı, duyarlı ve yaralı bir entelektüelin gözünden dönemin panoramasını sunmakta hem de şairin kişisel serüvenindeki can yakıcı izlerin yoğunluğuna tanıklık etmektedir.

     Bir benlik ve kimlik sorunuyla, cerbezeli şiirler eşliğinde cebelleşen İsmet Özel, artık yorulduğunu hissetmekte ve güvenli bir adres aramaktadır. 1974’te yazılan Âmentü şiiri, sorgulamanın neticesine işaret etmektedir. “Birçok sayfasını atlayarak bitirdiği kitabı”, şimdi din eşliğinde yeniden okumaya girişmektedir şair.

     İsmet Özel, 1994 yılına kadar yedi şiir yazmıştır. Bu şiirlerde ince alay, ironik bakış ağırlıklı bir yer tutmaya başlamıştır. Entelektüel ilgiler, şiire daha fazla sokulmaktadır. Düzyazılarındaki vurgu ve belirlemelerle, şiirleri birçok noktada örtüşmektedir. Modern yaşam tarzına, şehir insanına yönelik saptama ve tepkiler, bu bağlamda değerlendirilebilir.

 

***

     Matarasındaki suya sürekli tuz ekleyen adamdır İsmet Özel. Şiiri bu yüzden etkileyici, sarsıcı ve yakıcıdır. Kişisel serüveni bu yüzden dalgalı, cerbezeli, ilgi çekici ve trajiktir. Suyu kendisi bulmuş, tuzu o suya kendisi eklemiştir. Yarasını kendisi deşmiş ve acısına da herkesten önce kendisi sahip çıkmıştır. Benzersiz, biricik olduğuna inandığı bu acıyı “Acı çekmek ruhun fiyakasıdır” dizesiyle bitiştirir kendine.

     Çırpınış ve arayışlarına, ne komünistliği zırh olabilmiştir ne de Müslümanlığı bir korunak. Son yıllarda öne çıkardığı kalın Türklüğünün de ona bir kalkan olamayacağı söylenebilir. Zira o, uzun yola çıkmaya hüküm giymiştir. Hayatı hakkında karanlık ve çarpıcı sözler yazmaya devam etmek, onun tek çaresi gibi görünmektedir. Tabutunun üstünde kimsenin zar atmasına tahammülü yoktur, arayışları da bulduğu adresler de özel ve özgündür. “Uyrukların arasında uygunsuz biri” olmanın çekiciliğini çok genç sayılabilecek yaşlarda kavramıştır. Yerini daima yadırgamıştır bu yüzden. Acıyla uğraşacak yerlerini yok etmeye yeltenmesinin de ona kalıcı bir yararı olmamıştır. Elini, sadece kendi şiirine kapaklanan taşın altına koymaya devam etmektedir:

 

     Ne yapsam

     döl saçan her rüzgârın

     vebası bende kalacak

 

 

 

 

“Ey şair uykudan uyan ve şimşek gibi çakan şiirlerinle bütün uyuyanları kaldır. Ölen duyguları canlandır, unutulan görevleri hatırlat. Dikkatle bak, bir tomurcuk daha açtı, ağaçların içinde özsu boruları genişledi, balıklar suları neşelendirdi, gök gürlemeleri duyuluyor ve kış uykusuna yatan yaratıklar bile güneşli kayaların üzerinde birikiyor. Haydi ey şair sen de uyan ve şimşek gibi çakan şiirlerinle insanları uyandır, ölen duyguları canlandır, unutulan görevleri hatırlat. Bununla da kalma, uyuşup kaldığın izbeden ayrıl, insanların arasına karış ve onların öbek öbek toplandıkları ağaç diplerini, tarlaları, çölleri, yemek meclislerini, sohbet halkalarını şereflendir, insan zihinlerinden, kalplerinin sokaklarından bazen bir atlı, bazen hülyalı bir âşık, bazen bir meczup, bazen bir dert kirpisi, bazen bir düş, bazen bir vaha, bazen bir yıldırım, bazen bir yumruk gibi geç; fakat hepsinde uyarıcı ol.”

     Cahit Zarifoğlu’nun, 3 Mart 1987’de, Zaman gazetesinde Nedim Özalp’in kendisiyle yaptığı bir söyleşide, genç şairlere ve adaylarına neler söylemek istersiniz sorusuna verdiği bu cevap, kendi şiirinin kaynağını, nirengi noktalarını ve anlatım özelliklerini göstermesi açısından da önemli ipuçları içermekte.

     Önerilenler yer yer hamasi ve romantik özellikler taşısa da Zarifoğlu, şairden uyanık, dikkatli, meraklı, yenileyici ve yürekli biri olmasını istemektedir. Son çözümlemede, bir ‘kahraman’ profili çizilmektedir bu sözlerle. Kahramanlaşmaktan, bir kahramana benzemekten korkmayan biridir betimlenen. Kendi zaaf ve yetersizliklerini aşarak özgüven sahibi olmayı önemseyen bir delikanlı edası, geleneksel değerleri içselleştirmiş çağdaş bir yiğitlik önerisidir dile getirilen. Doğayı, yaşamı ve toplumu dikkatle izleyen bir kişidir bu. Uyanıktır. Uyarmak istemektedir. Ağıtçı, sulugözlü değildir. Şimşek gibidir. Donanımlı ve cesurdur. Konuşması etkileyici, yumruğu kavidir. Hem duygulu hem gizemli hem de savaşçı bir kişiliğe sahiptir. Bütün bunlar eşliğinde, kendini sorumlu ve görevli addetmekte; birey ve toplumları silkelemeyi, canlandırmayı, onlara umut ve zindelik aşılamayı öne çıkarmaktadır.

     Her şair, şiirinde bir insanı resmeder. Şiirlerinin her birinde ya da genelinde, sözcükleriyle kurup yeryüzüne saldığı bir insan vardır şairin. Zarifoğlu şiiri, işte bu insanın karşılaştığı çoğul hallerin birikimidir. Bu şiire istatistikçi, envanterci bir bakış açısıyla yaklaşmak şiiri kavramamızı kolaylaştırmaz hiç kuşkusuz. Onu, belli bir poetika ya da teorinin izini sürerek kuşatmaya kalkmak da daima çeşitli risklere ve çıkmazlara götürecektir bizi. Ama “burası bir adam” diyen şairin, dört şiir kitabında da anlaşılmak, ikna edilmek, yeniden kurulmak ve sağaltmak isteyen bir insan vardır sanki. Zarifoğlu şiiri, bu bağlamda, büyük ve modern bir destanın parçalara (dört kitaba) ayrılmış biçimidir adeta. Şiir ve onunla özdeşleşen insan ‘hızla akan bir ırmak’ gibi “İşaret Çocukları”nda yeni, seçkin bir dil eşliğinde kıvranıp arayarak büyür. Keşfetmenin bütün halleri vardır bu şiirlerde. Aslında bir kişiyi çoğaltan ve çok sesli bir kahramanı hazırlayan “Yedi Güzel Adam”da “dağ”ın etrafında dolaşan ve onun hünerlerini öğrenen bir yetişkinlik sezilir. “Menziller”de sınav ağırlaşarak devam etmekte, güzergâh ve duraklar belirginlik kazanmaktadır. “Korku ve Yakarış” daha olgun, dünyayı tarazlayan, daha yücelmiş ve serkeşliği aşmış bilgece bir yönsemedir.

     Bugünden ve topluca bakıldığında, Zarifoğlu şiirinde; anlatıma dayalı bir tarzın, kimi zaman titizlik gösterilen belli bir aşamalar sırasının, saygı uyandıran bir karakter fikrinin, insanlığa yönelik bir seslenişin ve kendi içinden çıkan bir neticenin gözlemlenebildiğini söyleyebiliriz. Bütün bunlar, epik şiirin genelgeçer özellikleri olarak da öne çıkmaktadır. Yeri gelmişken şu hususu da belirtmek gerekir ki, Zarifoğlu, kahramanlık şiirlerinde olduğu gibi bir şeyi ilk elde kabul edip, onaylayıp kutlamaya düşkün değildir; aynı zamanda araştırıp sorgulamaya da önem verir. Çoğu zaman, çıplak anlatımın içindeki olaylar panoramasının yerine daha renkli, daha ayrıntılı bir resim getirir. Şiiri sürekli esnetir ve genişletir. Söyleyeceklerini, dilin bütün kütlesine dağıtır. Bir filozofun görüş kabiliyetiyle bir ermişin ivediliğine sahiptir. Aynı anda, hem anlatıma dayalı bir biçem hem de drama yazarları gibi karakter oluşturma noktasında, şiirinin gücünü sürekli sınamaya yönelir.

     Kendi kuşağı içinde onun yeri, Yedi Güzel Adam’ın Odyssey’inin paralelinde ama onun kaçtığı yere giden stilize içsel serüvenindedir. Zarifoğlu, kendisi için aslolan dilin şiirsel özünde eğleşerek, işaretlerini aldığı menzile doğru kâh bir bozkırda kâh değişken, renkli ve derin vadiler arasında yeryüzünün sürgün, acemi ve meraklı gözlere sahip yerlisi / kahramanı olarak atını süratle koşturur. İşaret Çocukları’nın sonunda, şiirin iç ıssızlığı şair için adeta dayanılmaz bir üşümeye dönüşür ve şiirler genleşerek ısınmaya yani bir ‘anlatı’ya yaslanmaya başlar. Onun, şiirlerine biçtiği giysi, sanat alanındaki başarının tek kişinin başarısı olmadığı bilincinden ve mensubiyet duygusundan hız almaya başlamıştır. Bu nokta, başka bir açıdan, belli bir kuşanma eşliğinde şairin doğanın düzeninden kültürel düzleme evrilmesini de imlemektedir. Dil içinde adeta ‘koşan’ ve sürekli yenilenen bir imge dünyasına sahip olan bu şiir, imgeci olduğu kadar nesneldir de. Her iki durumda da belki biraz pusludur fakat asla donuk değildir. Şairin mızrağı çeşitli düzlemlerde hızla ve sürekli akmaktadır.

     Zarifoğlu’nun ilk şiir kitabı olan “İşaret Çocukları”, ağırlıklı olarak aşk temalı şiirlerden oluşmaktadır. Bu şiirlerde şair bir arayış içindedir. Rasim Özdenören’in de belirttiği gibi, bu kitaptaki şiirlerde sevgiliyle fahişe, aşkla şehvet, veliyle zerdüşt, varlıkla yokluk arasında şair çeşitli zikzaklar çizip durur. Henüz sefere çıkmamıştır; ama gücünün ve güzelliğinin de farkındadır:

   

     Anlayın bizim de güzelliğimizi

     bizim balık yiyip ölen

     kelimeyi çatlatan güzelliğimizi

     aklından açılıp kadının

     bizi kemiren yüzünün güzel terkisinde

     allahın ağır açılan

     geniş sofralı odalarında

     bir bir dünya namına

     seferber eder sevgililerini

     (s. 59)

 

     İkinci kitap “Yedi Güzel Adam”, ilk şiirlerden farklı olarak bir ‘kahraman eğretilemesi’ eşliğinde karşımıza çıkar. Son çözümlemede epik bir şiirdir bu. Bu açılıma bağlı olarak, zikzaklar azalmış ve şiirsel özne kişisel açlık, çırpınış ve bocalayışlarını anlamlandırabilecek bir yetkinliğe yaklaşmıştır. İyi ile kötü, güzel ile çirkin, yüce ile sıradan birbirine çok fazla karışmaz artık. Yedi güzel adam bir(er) kahraman, kurtarıcı ya da velidir; güçlü kuvvetli ve donanımlıdır:

    

     Bu insanlar dev midir

     Yatak görmemiş gövde midir

 

     Bir yara açar boyunlarında

     Kolkola durup bağırdıklarında

 

                   - Yar kurbanın olam

                      Dağlar önüme durmuş

                      Ki dağlanam

 

     Çekip pırıl pırıl mavzerler çıkardılar oyluk etlerinden

     Durdular ite çakala karşı yarin kapısında

     (s. 107)

 

     “Yedi Güzel Adam”, her ne kadar şairinin kahraman merkezli arayışı açısından bir netlik ifade etse de okuyucu açısından hâlâ kapalı ve anlaşılması zor bir şiirdir. Hatta şiirin gerçekte yedi insana dair olduğu bile müphemdir. Bu insanların kaç kişi ve kimler olduğu, kimlere gönderme yaptığı belli değildir. Sözgelimi “Uzun boylu değildi / Ama kendinden uzunu yoktu – yalnızdı” dizelerinde çoğu kişinin aklına Hz. Muhammed gelmiş; ancak ardından gelen “Adam hırçındı” ifadesiyle bu eşleştirmeden vazgeçme eğilimi oluşmuştur.

     Destansı bir çerçeveye sahip olan bu şiirde “kahraman” sorunsalının yanında “zaman” ve “mekân” ölçeğinde de hayli girift bir boyut söz konusudur. Bir taraftan oyluk etlerinden mavzerler çıkarılmasından, grevlilere şifa götürülmesinden, beton döşeli apartman kaykılı topraktan geçilmesinden söz edilirken, diğer taraftan devrin kervan devri olduğu, dağın eteğinde ipek yolu, zencefil yolu bulunduğu dile getirilir. Aynı şekilde, şiirde konuşan / anlatan kişi konusunda da bir karışıklık, iç içe geçmişlik dikkati çekmektedir. Bu şiirde üç ayrı sesten söz etmek mümkün görünmektedir: Birinci ses “anlatıcı”ya, ikinci ses yedi güzel adama (daha doğrusu onlardan birine) aittir. Ayrıca, şiirin birkaç yerinde geçen ve bir anneye ait olduğu anlaşılan üçüncü bir ses daha bulunmaktadır:

    

     ÜMMETİ GÖZETMEN GEREKLİ

     Ben seni beyaz haber ustası

     Olasın DİYE boğmadım – DOĞURDUM

     (s. 116)

 

     Cahit Zarifoğlu, dozajı değişen bir müphemliliği, sıra dışı ve yoğunluklu bir anlatımı boşlamasa da belli konularda oturmuş bir bakış açısına ve söyleme sahiptir. Özellikle ikinci kitabından itibaren, şiirin kendi özgül alanına sağladığı özgürlük sınırlıdır. Bakışı, kavrayışı ve olayları kendine dert edişi zengin, farklı ve çok yönlü olsa da anlatırken adeta dili sıkar. Doğal, kabul görmüş, geleneksel ve süblime edilmiş yaklaşımlardan fazla sapmaz. Kendine ve kahramanlarına ‘yakıştıramadıkları’ konusunda, son derece bilinçli ve dikkatlidir artık. Çatışmaları, didişmeleri ucu her yöne açık ve bitimsiz değildir. Kendi haline bırakılmış bir trajediye evrilmez onun şiiri. Biriktirip dile getirdiklerine; dışarıdan, tamamen tarafsız ve soğukkanlı bir yaklaşımla bakmaz. Çatışmayı seyretmeye yönelmez, gerektiğinde müdahale eder. Ara sıra dizginleri bırakıyor ve anlam kazandırma dizgesini boşluyor görünse de hem anlatısını hem de kahraman(ları)nı sahiplenir. Onları kollar, arındırır, yüceltmeye çalışır. Yazdıklarında, çürük ya da sahte kahramanlara iş gördürmez. En azından “Bir morfin gibi arıyorum direnmeni” der. İnanmış bir adamın belirleyici, yönlendirici etkisi; gerektiğinde hep devreye girer. Bu cümleden olarak doğaya, kadına, çocuğa, aileye bakışı doğal, düz ve bekleneni karşılayacak niteliktedir. “Kartal”, “dağ” ve “kılıç / mızrak” şiirinin somut enstrümanlarındandır. Manevi gücü ve ilahi yardımı da göz ardı etmez. Kötü ve zorlu bir zamanda yaşadığının bilincindedir ki bu bağlamda çağa tanıklık etmeyi de önemser. Bu coğrafyada, bir jilet inceliği ve keskinliği taşıyan bu coğrafyada yaşadığının farkındadır:

 

     Hem şarklıyım ben

     Gövdem yara dolu

     Sevdiğim kolla beni

 

     Kimi şiirlerinin uzun ve anlatıma dönük olmasından, öykülemedeki iç geçiş ve belirsizliklerden, yer yer ayak değiştirmelerden, ses ve özne farklılaşmalarından hareketle baktığımızda Zarifoğlu’nun masal, efsane, destan ve cenk hikâyelerine düşkün olduğu, onlardan beslendiği iddia edilebilir. Birçok şiirinin yanı sıra  “…Ve Çocuğun Uyanışı Böyle Başladı” başlıklı uzun şiiri, adından anlatımına, iç örgüsünden sözcük dağarcığına kadar sözünü ettiğimiz yetişme biçiminin ve şiir dünyasının ipuçlarını taşımaktadır:

 

     Ve şimdi

     Anlat bana ey can tatlısı kız ki

     Çünkü ben ödevliyim yinelemeye

     Eskiçağ ozanlarının ağız toplantısını

     Anlat bana gönüllerindeki bağbozumunu

     Hep şarkı sancıyan dizelerini

     Kocamış dumanı ve is yüklü tavan direklerinin

     Arasından destanlara sarkan yılanı

     Kapıdaki baharı yaprak selini sarı kanaryayı

     Ölümsüzlüğünün karyığınını – granityığınını – suyığınını

    

     Oğlu teketek öldüren babanın

     Oğula mızrağın ucuyla

     Gürzün kılıcın kıyımıyla ad koyan babanın

     Anlat bize içinde koşan atların

     Hangi koşudan kaçtıklarını

     Yani ilkel

     Ya da kültürle deşilmiş olmanın

     Anlat durmadan anlat oğulun

     Gençliğin

     Yarısı akan yarısı mezara konan kanın

     Genç ve geniş bir yaradan

     Hem babanın elinden mızrakla

     Ve baltayla açılmış yara’dan

     Şefkat ve müthiş bir dikkatle

     Ve müthiş bir hayranlıkla

     Şövalyelik adına açılmış yara’dan

     /Huysuz kan sonunadek akar düşünürüz/

     (s. 215)

 

     Cahit Zarifoğlu, son kitabı “Korku ve Yakarış”ta yer alan şiirlerinde daha somut, günceli gözeten, dünyada ve özellikle İslam coğrafyasında olup bitenlere yoğunlaşan bir şair tutumuyla karşımıza çıkar. Afganistan’daki savaş ve direniş birçok şiirde, şairin temel kalkış noktası olur. Bunların bazıları, hem ritim ve sesleniş hem de içerik yönünden modern bir koçaklama sayılabilecek türdendir. İnanç ve direniş belirgindir. Sorgulamalarda bile, bir özgüven ve cesaret havası sezilir. Ses; gür, erkeksi ve yiğitçedir. Bireysel sorunlar aşılmış, toplumcu ve kimlik aşılayıcı bir yaklaşım öne çıkmıştır:

 

     Hayır dokuzyüz

     Milyon müslüman

     Tarihin hülyalarından vazgeçmiş olabilir AMA

                                                                        BEN

     Elim dizlerime Vur Kalk

     Müslümanlar uyanın Eller Dizlere Vur Kalk

     Yumruklar dizlere vur vur

     (s. 358)

 

     Bir medeniyet çatışması ekseninde saf tutarak yazılan dizelerde, Müslüman kimlik şiirin önüne geçer. Zarifoğlu, genel şiir okuyucusunun da çok sevdiği ve yüksek sesle okuyabildiği bu şiirlerde adeta cepheyi yazdıklarıyla ısıtmakta ve yüreklendirmektedir:

 

     Adamlarımız yiğit

     Kadınlarımız hamarat

     Çocuklarımız dolu bilinç harmanı

     Köpeklerse sayılı

     (s. 366)

 

     Gözleri yumuşak yüzü yorgun bileği sert toprak

     Sanma ki harp derdinden geçtim

     Düşünme ki dökeceğim kanlar hunhar

     Derimin altında ne belalar baygın

     Bir devlet taşıyorum başımda

     Bu ev bana dayanmaz

     Çöker kızıllar kuduran inleri dünyanın

 

     Arkadaş

     Şimdi yalnız savaş

     (s. 369)

 

     Çocuğa, gövdeye ve kadına enerjik ve dönüştürücü bir merakla bakan, doğayı dikkatle tarazlayan, güzelliği ve yüceliği içselleştiren, büyük bir şevkle savaşan bu ‘kahraman’ destanın sonuna yaklaşmakta ve ilahi yardım eşliğinde başarıya ulaşmayı beklemektedir artık. “İslam haritasında bir şair olmak istedim” diyen Cahit Zarifoğlu, anonim bir ses eşliğinde, anlatısını dua molalarıyla berkitmekte, serüveninin sonunda aczini ve bağışlanmasını dilemezden evvel dirimin ve ölümün gerçek sahibine yönelmektedir:

 

     Allahım

     Yol boyunca

     Tarih boyunca

     Başıboş bırakma bizi

 

KAYNAKÇA:

1- Cahit Zarifoğlu, Şiirler, Beyan Yayınları, İstanbul 1989 (Yazıdaki şiir aktarmaları bu kitaptan yapılmıştır.)

2- Hayriye Ünal, Burası Bir Adam: Cahit Zarifoğlu, Atlılar, nr. 1, s. 20-22

3- Murat Belge, Epik / Edebiyat Üstüne Yazılar, İletişim Yayınları, İstanbul 1998  

4- J. B. Hainsworth, Epik Nedir, Atlılar, nr. 1, s. 16-19  (Mütercim: Hakan Arslanbenzer)

5- Faruk Uysal, Yedi Güzel Adam’ın Gücü, Okuntu, nr. 10, s. 24-25

6- Sait Yavuz, “Bir Morfin Gibi Arıyorum Direnmeni”, Okuntu, nr. 10, s. 50-51

  klee

 

Sabrı büyük gerçekten, beni bağrına basanın

Şiirimin kuması çok, pervanemin gözü bağlı

Bir günah gömüsü oluyor elif dediğimde çarşı

Ne geyikli gece ne mis sokağı ne tahanın kitabı

Dilsizin duasıyla, çolağın tokadıyla açılan

Bu dul coğrafyada kendine akıyor işte her kapı

Kara donlu güvercinlerle dolsa da aşkın çayırı

Benim gecelerim leyla cesedinden geçilmez

Ateş topundan bir kuyuda çınlar gündüzüm

Dağlar bizim değil ama ferman hep padişahın

 

İki dize iki dize büyürdü göçmen çocukluğum

Rimbaud’nun gemisine binerdim, Ali’nin terkisine

Davul tozu ve minare gölgesi içinde yaşamak

Benzer mi hiç kalbi kar kaldırmayanın endişesine

Bu yüzden ölüm korkusuyla avutuyorum gönlümü

Bu yüzden, sazlığı özleyen ney gibi evime dönüp

Anamın saçında beyaz bulmaca oynuyorum

İnsan her yerde doğar fakat vatan gerek ölmeye

Geçiyorsam şimdi aşktan, kızları evden kovarak

Hep bu bozuk düzen, bu darağacı suratlı toplum

 

Elifin uğru nakışlı tamam yavru balaban bakışlı

Fakat ya açsak, yorgunsak, al kan içindeysek

     İnsan da toplum da hayat da edebiyat da sürekli değişim ve dönüşüm içindedir. En basit ifadeyle yeni toplumsal yapılar, gereksinimler, söylemler, duyarlıklar, ilişkiler eski biçimlerle ve sanatsal alışkanlıklarla karşılanamaz hale gelmektedir. Yeni koşullara, ister istemez bir parçası olduğumuz çağın gereklerine uygun yeni biçimler yaratmak; türlerin anlatım olanaklarını zorlayıp zenginleştirmek gerekmektedir.

     Sanat ve edebiyat alanında öteden beri belletilen klasik türler, aslında belli bir vasatın altındaki okuyucuların algılamasını biçimlendirme ya da öğretim alanında bazı kolaylıklar sağlama açısından anlamlı bulunabilir.

     Bunun dışında, tür dediğimiz şey son çözümlemede, sınırlandırıcı ve yaratıcılığı engelleyici bir kavramdır.

      İnsana bağlı olarak, içinde yaşanan çağın gereklerine koşut bir biçimde yenilenen, deforme edilen, başkalaşan, evrilen ve içinden farklı sanatsal olanaklar üretilebilen bir uğraştır, sanat ve edebiyat dediğimiz şey. Belli kanonlara, kalıplara, klişelere sıkışıp kaldığında toplumun ve hayatın hizasından ayrılmakta, gerçekliğin taşrasına düşmektedir. Biçimler, türler hatta bağımsız bir sanat dalı olarak kabul gören etkinlikler, hiç değilse söz konusu insani hizayı yitirmemek için yeni arayış ve hamlelere gereksinim duymaktadır. Üstelik anlayışların ve türlerin evriminde pay sahibi olan öğe sadece bireysel ve toplumsal kırılmalar, dönemeçler, çalkantılar, arayışlar değildir. Bir türle ilişkilendirilen ürünler de bu evrimi sağlayabilir, tikel olarak kimi sanat yapıtları da türle ilgili kabulleri değiştirip edebiyat ve sanata yeni şubeler açabilir, geniş ufuklar kazandırabilir.

     Hüseyin Cöntürk; “Önceki kuşaktan kendisine kalanla etrafında bulduklarını yeterli bulan şair ‘çağının şairi’ değildir.” der. Çağının şairi dünden eline geçen şiir zevkini en iyi çıkarabilen fakat aynı zamanda ondan en çok rahatsız olan kimsedir. Yalnız kendi dalının değil başka sanat dallarının da varlığından haberdar olan, çağdaş duyarlığın nabzını olanca genişliğiyle duyan ve kendi sanatının bağımsızlığına da sahip çıkan kişinin büyük işler yapmaya aday olduğunu belirtir Cöntürk.

     Büyük diye nitelenen sanatçılar, içinde yaşadıkları çağın ruhunu en iyi anlayan ve yapıtlarıyla yeni, farklı bir sanatsal gelecek tasarımı kurabilen kişilerdir şüphesiz. Bir türün olanaklarıyla yetinmeyerek, yeni türlere kapı açan kişiler de sonuçta onlardır. Başka bir deyişle, bir türü o alanda sınır taşı olan insanlar biçimlendirmekte; bir türe yönelik başkaldırı başka bir türün doğuşuna da zemin hazırlamaktadır.

     Günümüz dünyasının algıları, gerçekleri, ilişki biçimleri ve olanakları; sanatın hayatiliğini devam ettirebilmesi için daha üst ve bütüncül bakış açılarını, yaklaşım biçimlerini gerekli kılmaktadır. Destan ya da gazel söyleyen kişilerin dünyasından çok farklı bir insanlık durumu söz konusudur bugün. Edebiyatın hayatla, insanlık gerçeğiyle arasındaki mesafeyi azaltması, geçmişteki ve halihazırdaki olumlulukları, güzellikleri de sahiplenip taşıyarak yarının hayatına müdahale edebilmesi için vakıayla yüzleşmesi gerekmektedir. Elbette bu yüzleşme içe kapanmayı, var olanla yetinmeyi, teslimiyeti ya da her şeye saldırmayı ve tuhaf hevesler eşliğinde günübirlik heyecanlara kapılmayı getirmemelidir. Mevcudu anlamlandırıp aşmaya yönelecek çabalar, çoksesliliği de gözeten bir diriliş aşısıyla yol almalı; yeni ve devrimci bir bilinç hem hayatı hem de sanatsal çabaları kuşatabilmelidir. Bu noktada çağın doğru okunmasıyla örtüşen bir bilgi, bilinç ve eylem bütünlüğünü gözetmek önemlidir; zira gelgeç çabalar ya da moda anlayışlar postmodernizme eklemlenmekten ve yaşanan zamanın buyurgan söylemlerine payanda olmaktan kurtulamayacaktır.

     Çağın ruhu bağlamında sanatsal türler üzerinde tartışırken “sinemaya” dikkat çekmek de yararlı olabilir. Görsel, işitsel, yazılı malzemeyi teknolojinin olanaklarıyla bütünleştiren ve türlerin kaynaşmasını sağlayan sinema hem başka sanat dallarından yararlanarak açılım göstermekte hem de o dallardaki arayışları beslemekte, taşıdığı potansiyelle onlara esin kaynağı olmaktadır.  Nitekim sinemanın, tıpkı fotoğraf sanatının öncelikle resim sanatını etkilemesi gibi öncelikle romanı etkilediği ileri sürülmüştür. Yirminci yüzyılın ilk yarısında Joyce, Proust, Musil üçlüsünün Cervantes’ten Thomas Mann’a uzanan bir çizgide klasik serüvenini bütünleyen romana yepyeni boyutlar getirmesinin ardında, yedinci sanatın yerleşik anlatı olanaklarını hızla tüketmesini aramak, boş bir çaba olmaz.

     Daha ikincil bir etki biçimi sayılsa bile, sinemanın şiir üzerinde de bir etkisinin olduğu yadsınamaz elbette. Enis Batur’un belirttiği gibi, Türk şiirine erken sayılabilecek bir dönemde girmiştir sinemasal anlatım. Nazım Hikmet’in Açların Gözbebekleri şiirini, kimi eleştirmenler bu konuda ilk önemli örnek kabul ederler. Yine aynı şairin Kuvayi Milliye, Samansarısı şiirlerini ise düpedüz bir şiir-sinema ortak yapımı olarak nitelendirenler bile olmuştur. II. Yeni şiiri bu bağlamda çok daha zengin ve ilginç ipuçları taşımaktadır kuşkusuz. Garipçilerde daha çok şipşak fotoğrafçılık öne çıkarken, Attila İlhan kimi şiirlerini neredeyse görüntü diliyle kurar. İlhan Berk yıllarca sinemalardan çıkmayan, Beyoğlu ve Galata’da bu bilinçle gezen bir kameramandır adeta. Ahmet Oktay’ın Doktor Kaligari’nin Dönüşü adlı yapıtı ise, yetkin bir dışavurumcu film gibi yorumlanabilir pekala. Özetle, sinema üzerinde düşünmek, şiirin biçim ve içerik çeperlerini genişletme konusunda bugün de bize kimi olanaklar sunabilecektir.

 

*

     Yazınsal türlerin lirik, epik ve dramatik olmak üzere temelde üçe ayrılmasının kökeninde,  Aristo ve Platon’un bir yanılsama / yanlış anlamlandırma eşliğinde yerleşik kılınan görüşlerinin olduğu ileri sürülebilir. Onlar “tür” üzerinde değil “kip” ve “söyleyiş tarzı” üzerinde yoğunlaşmışlardır. Aristo’ya göre “mimesis” ana kuramsal çerçevesi içinde soyluları konu alan ve anlatım aracı olarak da davranışı / jesti kullanan yazınsal biçim, trajedidir. Eğer konu soylular değil de sıradan insanlar ise, komedidir. Soyluları konu alan ve anlatı yoluyla taklidi seçen yazınsal biçim ise epiktir. Tür kavramı, Aristo’nun Poetika adlı yapıtının sorunsalı değildir. O; “Ne taklit edilmiş, içerik, bilgi nedir?” sorusuyla “Nasıl taklit edilmiş; kip, dilsel yapı nedir?”, “Taklit, hangi ortam aracılığıyla iletilmiş; yani biçimi nedir?” sorularına yanıt arar.

     Klasik dönemin, romantikler ve romantik sonrası dönemin, modernlerin, kendi nedenlerinden dolayı, Aristo’yu yanlış “anımsayarak” kip ve türü karıştırdıkları söylenebilir. Edebiyatın, estetik ve dilbilimsel özelliklerinin birbirine karıştırılmasıdır bu. Lirik, epik ve dramatik;  konu ve biçimin belirlediği türler değil, kültürel ve tarihi özellik gösteren ampirik pek çok türü (şövalye romanları, pikaresk, polisiye roman, vodvil vb.) kapsayan, bu türlerin üzerlerini bir kemer gibi örten, “baş” olan türlerdir. Sözgelimi, casus romanı 18. yüzyıl edebiyat kuramcısının düşünemeyeceği bir türdür fakat baş-türlerden çıkartılabilecek bir sonuçtur. İleride çıkabilecek pek çok tür de şu anda bizim düşünemeyeceğimiz örneklerdir. O yüzden, bilinen hiçbir türün, en doğal ya da “ideal” olamayacağını ileri süren yazarlar vardır. Bilinen bütün yazınsal türlerin, alt-türlerin, üst-türlerin, tarihsel verilerin gözleminden doğan ampirik bir sınıflandırma olduğu savlanabilir. Don Kişot’tan Bugüne Roman adlı dikkate değer çalışmasında Jale Parla’nın dediği gibi, “Gerçekten de yazın geleneğiyle hesaplaşmaya girişmiş yaratıcı yazarların pek çoğunun bu kontratın maddelerini değiştirerek okuru şaşırtmaya çalışmaları sık rastladığımız bir olgudur.”

     Sanat alanındaki değişim, insana değgin diğer alanlardaki değişim ve açılımlardan tümüyle farklı bir ritim izlemektedir kuşkusuz.

     Nitelikli her yapıt, olasılıklar bütününü dönüşüme uğratmakta, başarılı ve özgün her yeni örnek türü birçok yönden sarsmakta hatta değiştirmektedir. Hatta kimi eleştirmenler, bir metnin edebiyat tarihi içinde bir yer edinmeye hak kazanabilmesinin, o metnin belli bir etkinlik konusunda edindiğimiz düşünceyi değiştirmesine bağlı olduğunu belirtmekte, bunun günümüzde de önemli bir ölçüt olduğunu ileri sürmektedirler. Bu yaklaşıma göre, edebi metin daha önceden var olan bir dizgenin, yerleşik bir edebi düzenin ürünü değildir yalnızca; bu dizgenin dönüşümüdür aynı zamanda. Bu bağlamda daha da ileri gidilerek türlerden söz etmenin gereksiz olduğu bile söylenmiştir. Zira her yapıt özü gereği tikeldir, özeldir. Onun değerini taklit edilemez oluşu, öteki tüm yapıtlardan ayrılan yönleri belirler, ötekilerle benzeşip kesiştiği noktalar değil. Günümüzde edebiyatın, tür sınıflamasını terk etmeye yöneldiğini dile getiren Maurice Blanchot bu konuda şunları yazmaktadır: “Önemli olan tek şey yapıttır; olduğu gibi, türlerden uzak, düzyazı, şiir, roman, tanıklık gibi başlıkların dışında, içinde yer almayı reddettiği, konumunu saptaması ve biçimini belirlemesi yetkisini tanımadığı genel başlıkların dışında kalan yapıt. Bir kitap artık bir türe ait değildir, her kitap yalnız edebiyata aittir, yazılan şeye kitap gerçekliği kazandıran giz ve formüller genel özellikleriyle edebiyatın elinde bulunmaktadır bir bakıma.”

     Ufuk açıcı her yazınsal söylem; kemikleşmiş yapıları ihlal ederek, kendisini içermeye çalışan döngünün sınırlarını çiğneyerek oluşur ve gelişir şüphesiz. Fakat bunu yapabilmesini sağlayan da bu yapıları bugün bile yine kendi dil ve yazı alanının içinde bulmasıdır. Bir yapının aşılması yahut değiştirilmesi için “norm”un buna açık ve duyarlı olması gerekir. Bize göre bugün çağdaş edebiyatın türsel ayrımlardan tümüyle bağımsız olduğu abartılı bir yaklaşımdır; ancak bu ayrımlar geçmişteki edebiyat kuramlarından devralınan kavram ve sınıflandırmalarla da örtüşmemektedir. Bugün bu kavramları sürdürmek zorunda değiliz kuşkusuz; hatta bugünün yapıtlarına uygulanabilecek soyut kategorileri oluşturma gerekliliği çıkmıştır ortaya. Daha genel bir söyleyişle; türlerin varlığını bütünüyle yadsımak, edebiyat yapıtının kendinden önce var olan yapıtlarla hiç ilişki kurmadığını ileri sürmek anlamına gelecektir. Bu açıdan bakıldığında, türler, bir yapıtın edebiyat evrenine bağlanmasını sağlayan iplere benzetilebilir.

 

*

     “Çağın ruhu” ile örtüşecek, ona içeriden sokulacak, onu anlamlandırıp sorgulayacak hamlelerin Batıda modernleşme olgusuyla iç içe geçtiği söylenebilir. Kocaman kentlerle haşır neşir olmaktan ve sayısız bağlantıların rastlaşımından doğan bir paramparçalılığın oluşturduğu yeni yaşama düzenini ancak yepyeni bir perspektifin ve onun gerektirdiği ayrı, ayrılmış bir üslubun göğüsleyebileceği bir gerçektir. Bu bağlamda karşımıza çıkan ilk önemli isim kuşkusuz Baudelaire’dir. Bir çağ değişiminin orta yerinde, klasik söze ne ölçüde dayanıyor görünürse görünsün, bu sözün kalıplarını çatlatmaya, onu aktığı yataktan taşırmaya yönelmiş bir ecinni-şair profili sergiler Baudelaire. Onun yapıtlarında, teknoloji çağının eşiğinden içeri adım atmış ve orada hemen yırtılmış bir bilincin zalim zamanı karşılayan ‘duruş’u okunur: Konular değişmiş, bakışın prizmatik yasası bozulmuş, her şeyden önemlisi yazan kişinin konumu yerinden oynamıştır.

     Baudelaire’in Küçük Düzyazı Şiirler kitabıyla ilgili olarak, ritimsiz ve uyaksız niteliğiyle şiirsel düzyazının ruhun devinimlerini, düşün dalgalanışlarını, bilincin sıçrayışlarını dile getirmek için daha uygun bir biçim olduğunu söylemiştir eleştirmenler ve yazın tarihçileri. Geaton Picon şiirle düzyazının iç içe geçmesini, kendi içine kapanmış bir şiir anlayışından, geniş kitlelere ulaşmayı, onlarla iletişim kurmayı amaçlayan bir şiir anlayışına geçilmesi olarak niteler. Yüzyılın en önemli şiir olayının “şiir olmayan bir şiir”in ortaya çıkması olduğunu belirtir:

     “Baudelaire’den Reverdy’ye, şair şiirsel olmayanla şiir arasındaki engelleri yıktı, şimdi durum gerçeğin lehine. Eskiden şair, başkalarının şiirsel olmayanın alanına terk ettiği ne varsa onunla şiir yazıyordu, evreni şiirleştiriyordu. Bugün şiirsel olmayan diye gördüğü şeylerle kuruyor şiirini, şiiri şiirsellikten yalıtıyor. Artık, gerçeği şiire katmak diye bir şey yok, şiiri gerçeğe katmak söz konusu. Şairler ilk kez kendilerine rağmen şairler ve bunu savunuyorlar. İlk kez, şiiri yıkan bir şiir yaratıyorlar.”

     Düzyazı-şiirin Batı edebiyatında başkaldıran bir şiir olduğu ve toplumsal gelişmelerle birinci elden bir bağ taşıdığı söylenmiştir. Düzyazı-şiir klasik şiirin katı ve köhnemiş ölçü ve kurallarının dışına çıkmayı göze aldığı için, hem biçim hem de izlek çoğulluğu bakımından roman, öykü, deneme gibi türlerin egemenlik alanlarına sarkmış ve çokbiçimli bir yazınsal tür olarak kabul edilmiştir. Bu durumun ortaya çıkmasında, insan ve toplum yaşayışının başkalaşmasının, krize girmesinin ve benlik parçalanmalarının etkili olduğu düşünülebilir kuşkusuz. Zira Batıda ortaya çıkan ve zamanla bütün toplumlarda görünürlük kazanan yeni insan tipi de anlam dizgesi farklılaşmış, sınırlarını ve güvenliğini yitirmiş, yaşama üslubu büsbütün bozulmuş bir insan tipidir. Değerleri, alışkanlıkları, gelenekleri çözülmüştür. Güvenlikten yoksundur. Köprüleri birçok alanda atmış yahut gemileri yakmıştır. Bir anlamda, bağlı olduğu katı kurallar ve sınırlar da yoktur artık. Baudelaire’in Paris Sıkıntısı içinde dönenen bireyi, şaşkın bir halde, kentin ışıkları arasında, kalabalıklar içinde dolaşıp durur. Kötülük Çiçekleri ve Paris Sıkıntısı, son çözümlemede, çağının görüntüsünü çok çarpıcı bir biçimde veren yapıtlardır.

     Tanzimat döneminden sonra gelen sanatçılar, modern olanın getirip önlerine koyduğu başkalaşmış gerçekliği yeterince ve zamanında anlayamamışlardır. Batıyı günü gününe takip ettiği söylenen ve Sanata Dair başlıklı dört ciltlik bir kitap yazan Halit Ziya Uşaklıgil bile; Baudelaire’i etkisiz ve hastalıklı şiirler yazan bir adam olarak nitelemekte, Rimbaud ve Mallarme’nin yazdıklarını da zevksiz ve anlaşılması zor parçalar konumuna indirgemektedir. Bu yetersizlik ve eksikliklere rağmen, bizde de şiir önemli sıçramalar göstermiş ve edebiyat haritasında dikkat çekici yükseltiler oluşturmuştur. Yenilikçi, avangart yaklaşımların, nazmı nesre yaklaştırma çabalarının yanı sıra Tanzimat sonrasında karşımıza çıkan yeni bireyin iç dünyasındaki kırılmalar, çırpınmalar yahut arayışlar da biçim ve tür alanında bukağıların kırılmasını zorunlu hale getirmiştir.

     Düzyazı-şiirin gelişiminde de anlatım olanaklarını zorlamanın, dili ve şiiri özgürleştirmenin, türler arasındaki dirsek temasını ve geçişkenliği artırmanın etkili olduğu söylenebilir. Nitekim sayılamayacak kadar çok şair bu yaklaşım biçimiyle şiir yazmış, çok sayıda ve yetkin düzyazı-şiir örneğiyle daha farklı yönelişlere ve yeni arayışlara geçilebilmiştir. Bütün sorunlarına ve bazı kötü örneklerine rağmen, düzyazı –şiir, çağının şairi olabilecek kimselere düzyazının zengin, köklü ve devingen birikiminden yeni kapılar aralayabilecektir.

kandinsky

 

Nerede kereveti bu masalın, gökten böyle düşerken siccin

Kerameti nerede hocam bu makus tarihin, körelen giyotinin

Musa’ya men ve selva biriktiren, hiraya incir ve zeytin

 

O kızlar nerede? Elleri morfin ve tütün kokan bu ecinniler kim

Kim bu cennet vatanın uğruna ta uzak asyadan gelip bizim

Mahallemize tüy dikip konsomatrislik yapan hiroşima sevgilim

 

Bu fanusta kaç yunus kaç okyanus böyle soğuk sular içerek

Eniştemiz mi olmuş firavun dere tepe ana avrat düz giderek

Kantocu peruz kim mehdi nerde niçin öpsün bizi bamsı beyrek

 

Tanzimat’a kadarki Türk edebiyatı, büyük ölçüde bir şiir edebiyatıdır. Öyle ki şiir (nazım) terimi, bu alanı tek başına karşılayan bir kullanıma sahip olmuş, “edebiyat” ifadesi bile bu bağlamda ilk kez Tanzimat sonrası dönemde kullanılmaya başlanmıştır. Edebi olma konusunda küçümsenen, dolayısıyla yeterince gelişmeyen düzyazı da çok açık bir biçimde şiirin etkisi / baskısı altındadır.
Tanzimat sonrası dönemde gazeteciliğin ve çeviri faaliyetlerinin etkisiyle düzyazı öne çıkmaya ve süreç içerisinde şiiri de etkilemeye başlamıştır. Sabahattin Eyuboğlu “Divan edebiyatından çıkarken bize kuvvetli şairden çok, kuvvetli nesir lazımdı. Üstad Yahya Kemal’in sık sık tekrarladığı gibi, asıl edebiyat nesirdir. Gerçekten de Avrupa’da edebiyat denince akla önce nesir gelir. Bizde de Tanzimat’tan sonra başlamıştır.” sözleriyle bu durumu özetlemektedir. Yine aynı yazar, düzyazının etkilerini Tanzimat’ın birinci kuşağına kadar götürmekte; “Namık kemal’in Vatan Kasidesi, ünlü rubaileri, beyitleri ve mısraları şayet şiirse, acaba nesir nedir?” diye sormaktadır. Bu sözler, açıklayıcı olmaktan çok, düzyazı ile şiir arasındaki ilişkiyi daha da karmaşık hale getirmekte; hatta işin başında bir adlandırma sorununu gündeme getirmektedir. Aruz ve heceyle yazılan ölçülü şiirlerin ve serbest şiirin dışında bırakılan, mensur şiir denilen, genel olarak ölçü ve uyak koşuluna hiç bağlı olmayan bir şiir türü daha var. Recaizade Mahmut Ekrem’in “nesr-i muhayyel” dediği bu şiir türü, geçmişte “nesr-i şairane, nesr-i şi’ramiz, mensure” gibi birbirine benzeyen sözlerle karşılanmış. “Mensur şiir” adı, 1886’da Halid Ziya’nın Hizmet gazetesinde yazdığı ve daha sonra “Mensur Şiirler” başlığıyla topladığı örneklerle karşımıza çıkmaktadır. Servet-i Fünun ve Meşrutiyet yıllarında da bu adlandırma yaygınlık kazanmıştır. Cumhuriyet döneminde bu kullanımın yanı sıra “şairane nesir, yazı şiirler, düzanlatım şiiri, düz şiir, şiirsel düzyazı, şiirsel metin, şiirce” gibi çeşitli adlandırmalar da kullanılmış ya da önerilmiştir.
Türk Dil Kurumu, mensur şiir yerine ‘şiirsel düzyazı’ denmesini öneriyor. Cemal Süreya, böyle bir adlandırmanın uygun düşmeyeceğini belirterek ‘düzyazısal şiir, düzyazı-şiir’ karşılıklarından birinin daha uygun olacağını ileri sürüyor. Bizce haklı da. Çünkü bu tür şiirlerde düzyazının görünüşü vardır. Düzyazı biçiminde yazılsa da özü, mantığı şiiri karşılamak durumundadır. Bütün bunlar, bu edebi tür etrafında adlandırılmasından başlayarak türe ait özellikler ve ilkeler üzerinde henüz uzlaşmaya varılamadığını da göstermektedir.
Tanzimat, Batı’ya açılan çok yönlü bir penceredir. Daha önceki gelişmelerden de hız ve cesaret alan bu adım, kısa zaman içinde toplum yaşamında, anlayışlarda ve kurumlarda yankısını bulur. Yaşam felsefesi, estetik kuralları, hayal ve mazmunlar dünyası ile Divan edebiyatı ömrünü tamamlarken yerini başka bir edebi anlayışa bırakır. Bu dönemde dikkati çeken özelliklerden biri, düzyazı ile şiir arasındaki daha önceki durumun değişmiş olmasıdır. Hatta Mehmet Kaplan’ın ifadesiyle, nesirci zihniyet, artık ikinci sırada kalan şiire de kendisini hakim kılmıştır. Türk edebiyatı, Tanzimat’ın ikinci kuşak sanatçılarının elinde sosyal yarar peşinde koşmaktan uzaklaşarak, bireysel ihtiras ve ıstırapların ifade aracına dönüşür. Şiirin biçimindeki asıl bilinçli yenilik de bu kuşağın eseridir. Özellikle; renkli, sorunlu, karmaşık iç dünyasını bir kalıba sokmakta zorlanan Abdülhak Hamit’in yaptıkları “bir biçim ihtilali” olarak değerlendirilir. Recaizade Mahmut Ekrem, Ta’lim-i Edebiyat, Takdir-i Elhan, III. Zemzeme Mukaddimesi ve diğer teorik yapıtlarında yeni edebiyatın estetiğini hazırlar. Sanat yaşamının ilk yıllarından itibaren mensur parçalar kaleme alır, düzyazı-şiir çevirileri yapar. Bu dönemdeki sanatçıların yenilik arayışlarının, bunu destekleyen teorik söylemlerin ve edebi çabaların arkasında, kuşkusuz Fransız edebiyatı vardır.
Fransız edebiyatında “sanatkârane düzyazı” anlamına gelen ve “prose poetique” adıyla anılan bazı yapıtlar kaleme alındıktan sonra, edebi bir tür olarak düzyazı-şiirin ilk örneklerine “poeme en prose” adıyla Aloysius Bertrand’ın 1842’de yayımlanan “Gecelerin Gaspard’ı” başlıklı yapıtından itibaren rastlanmaya başlanır. Bertrand’ı, Maurice de Guerin’in “Le Gentaure” ve “La Bacchante” adlı ürünleriyle izlemesi, bu dönemdeki Fransız şairlerin dikkatinin bu yeni tür üzerinde toplanmasına zemin hazırlar. Çok geçmeden, Charles Baudelaire “Küçük Mensur Şiirler”, Arthur Rimbaud “Renkli Gravürler”, “Cehennemde Bir Mevsim”, Stephane Mallarme “Hezeyanlar” adlı yapıtlarıyla öne çıkarlar. Tür, Fransa’da kimliğini bulduktan sonra diğer Batı edebiyatlarına da yansır. Pek çok araştırmacı, özellikle mensur şiir çevirilerinin, düzyazı-şiir türünün Türk edebiyatında doğup gelişmesinde büyük bir etkisi olduğunda görüşünde birleşmektedir.
Daha önce belirttiğimiz gibi, Türk edebiyatında düzyazı-şiir sınırları içinde değerlendirilebilecek ilk denemeler, Abdülhak Hamit, R. Mahmut Ekrem, Mehmet Celal ve Mustafa Reşit tarafından kaleme alınmıştır. Bunları Halit Ziya izlemektedir. Onun ilk denemesi, oldukça genç yaşlarda Tercüman-ı Hakikat’e gönderdiği “Aşkımın Mezarı” başlıklı bir metindir. Bu metin gazetede, Muallim Naci’nin “Mezarda aşk aramak, meyyitte can aramaya benzer.” eleştirisiyle birlikte yayımlanır. Halit Ziya bu eleştiriye çok üzülür fakat çalışmalarına devam eder. Nevruz, Berk gibi dergilerde bu tür denemeler yayımlar. Recaizade Mahmut Ekrem, Halit Ziya’yı ve onunla birlikte hareket eden gençleri yüreklendirirken, düzyazı-şiirin karşısında duranlar Tarık ve Saadet gazetesi çevresinde toplanırlar. Uşaklıgil, çeşitli gazete ve dergilerde yayımladığı bu tür şiirlerini “Mensur Şiirler (1891) ve “Mezardan Sesler” (1891) adlı kitaplarında bir araya getirir.
Düzyazı-şiirin yaygınlaşması ve “moda” haline gelmesi Edebiyat-ı Cedide döneminde gerçekleşir. Halit Ziya’yı Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit, Ahmet Hikmet, Celal Sahir, Faik Ali gibi isimler izler. Sonraki yıllarda II. Meşrutiyet dönemi sanatçılarından Halide Edip, Yakup Kadri, Emin Bülend, Selahattin Enis, İlyas Macid, Hayriye Melek Honç, Tahsin Nahid gibi isimler de bu alanda eser verir.
Düzyazı-şiirin tanımı ve özellikleri üzerinde kimi araştırmacılar ve şairler durmaya çalışmış, bu yeni türü tanıtma çabası içinde olmuşlardır. Bu türün ortaya çıkışında önemli rolü olan Aloysius Bertrand, Gaspard de la Nuit adlı yapıtını şöyle tanıtmaktadır: “Bu elyazması saf ve anlamlı notayı veren çalgıyı buluncaya kadar dudaklarımın nice saz denemiş olduğunu, ışık ve gölge dağılımının alaca tanyerinin ortaya çıktığını görünceye kadar tual üzerinde nice fırça eskittiğini söyleyecektir size. Âhenk ve rengin değişik ve belki de yeni uygulamaları işte buraya yazılmıştır; didinmelerimin elde ettiği biricik sonuç ve biricik ödül. Okuyun onu.” Bertrand’ın bu türü anlatırken müzik ve resim öğelerine vurgu yapması anlamlıdır. Çünkü düzyazı-şiir bu iki özelliği de bünyesinde barındırarak açılım gösterecektir.
Baudelaire, düzyazı-şiirlerinin başına koyduğu küçük yazısında “Ritimsiz, uyaksız ama ezgili, ruhun lirik devinimlerine, düşün kıvrım kıvrım dalgalarına, bilincin sıçrayışlarına uyum sağlayabilecek kadar yumuşak ve aynı zamanda karşıtlıklar içeren bir şiirsel düzyazı tansığını tutkulu günlerinde hayal etmeyeniniz var mı?” sözleriyle bu türde yapmak istediğini ortaya koyar.
Bizde bu türde yapıt veren sanatçıların dışında kimi araştırmacı ve eleştirmenler de konuyla ilgili görüşler ileri sürmüşlerdir. Suut Kemal Yetkin, Ahmet Hamdi Tanpınar, Feyziye Abdullah Tansel bu alanda akla ilk gelen isimlerdendir. “Servet-i Fünun’da Mensur Şiir” başlığıyla bir tez hazırlayan İsmail Çetişli, mensur şiirin saf şiirin dışında değerlendirilmesi gerektiği görüşünü ileri sürmektedir. Yazar, mensur şiiri her şeyden önce düzyazı olarak görme eğilimindedir. Mehmet Rauf’un “Siyah İnciler” adlı yapıtını baskıya hazırlayan Hülya Argunşah, türün özelliklerini maddeler halinde sıralar. Buna göre düzyazı-şiirler “kısa ve yoğun, bağımsız, başlıklı, başka bir türün içinde parça olmayan, kendi bütünlüğüne sahip metinler”dir. Şiirdeki arayıştan doğmuşlardır ama öncelikle düzyazıdırlar. Bireysel duygulanmaların ifade edildiği şairane ürünlerdir. Bir iç âhenge sahiptirler, betimleme ve çözümlemeyi önemsedikleri için uzun cümle yapısını tercih ederler. Ünlemlere, seslenişlere ağırlık bir yer verilir.
Halit Ziya’nın düzyazı-şiirleri üzerinde araştırma-inceleme yazıları kaleme alan M. Fatih Andı, “Şairane bir konuyu, bir duygu veya bir düşünceyi veyahut bir nükteyi, birkaç paragraftan birkaç sayfaya kadar değişen bir hacimde kısa, çarpıcı, etkileyici ve yoğun bir biçimde, derli toplu olarak, şairane bir eda ve üslupla anlatan müstakil bir edebi türdür.” tanımını ortaya koymaktadır.
Yeri gelmişken belirtelim ki bizde sanatlı söyleyiş ile düzyazı-şiir arasındaki farklar sürekli gözden kaçırılmaktadır. Bunu, türler arası geçiş ve düzyazı-şiirin diğer türleri etkilemesinin ötesinde, kimi zaman sanatlı üslupla ortaya konmuş her düzyazı parçasına düzyazı-şiir deme kolaycılığıyla izah etmek mümkün görünmektedir. Bu arada, Tanzimat sonrasından Cumhuriyete kadar olan dönemde, düzyazı-şiirin şiiri fazlasıyla etkilediği bir gerçektir. 1922 yılında Dergah dergisinde “Tevfik Fikret’ten beri Türk şiir dilimiz nesirleşti. Adeta aruzla nesir yazmak merakı türedi.” diye yazan Yahya Kemal 1935’te Yedigün’de çıkan, Hikmet Feridun Es’in kendisiyle yaptığı bir söyleşide, bu yargısını, “Gerek Rübab-ı Şikeste’de gerek Cenab Şehabeddin ve diğer arkadaşlarının nazmı nesirden pek çok zaman uzaklaşamıyordu.” sözleriyle yinelemektedir. Yahya Kemal, kendi şiirini açıklarken, “Meşrutiyetten önce ve sonra bir süre daha, vezin ve kafiye ile ifade edilen, gerçekte nesir olan şiirimizden başka bir yol aramağa çıktım.” demektedir. Şairin, 1920’lerden itibaren Baudelaire ve Verlaine’in etkisiyle, aruzla yazmayı ısrarla sürdürdüğü yeni şiirleri, düzyazı-şiirin karşıtı sayılabilecek “deruni bir şiirsel âhenk” içermekte ve “aşkların, çevre güzelliklerinin yarattığı coşku ve izlenimlerden kaynaklanmış bir duyarlılık”a yaslanmaktadır. İlginçtir ki Fransız edebiyatında düzyazı-şiirin güçlü temsilcileri hep şair iken Türk edebiyatında, ilk dönemlerde bu temsilciler öykü ve roman yazarları arasından çıkmıştır. Cumhuriyet döneminde bu isimlere Ruşen Eşref, Kenan Hulusi, Etem Ongun, Arif Nihat Asya, Ali Nihad Tarlan, M. Kaya Bilgegil gibi sanatçılar da eklenmiştir.
1980’lere gelene kadar, şiir alanında öne çıkan kimi şairlerin düzyazı-şiir kategorisine girebilecek şiirler yazdığı görülmektedir. Ancak, Bedreddin’in girişini saymazsak Nazım Hikmet, Sezai Karakoç, Yahya Kemal, Mehmed Akif, Necip Fazıl hiç düzyazı-şiir yazmamışlardır.
1950’lerin ortalarından itibaren İkinci Yeni şairlerinin şiire getirdiği yenilikle birlikte düzyazı-şiirde de bir değişiklik dikkati çeker. Oktay Rifat, İlhan Berk, Turgut Uyar, Ece Ayhan gibi isimler; şiirde kurmaya çalıştıkları estetik çerçevede düzyazı-şiirler kaleme alırlar. Onların bu ürünleri, aslında şiirlerinin düzyazı formunda karşımıza çıkmasıdır. Şiir dünyasını ören imgeler, anlamın kendini kolaylıkla ele vermeyişi, şiir estetiğinin hep düzyazıdaki sürekliliğidir. Kalıpların dışına çıkma, şiirin olanaklarını zorlama, dünya ve yaşamdaki karmaşıklığı şiirdeki yeniliklerle karşılamaya çalışma gibi tutumlarla şiir çeşitlendirilmiştir. Oktay Rifat; Perçemli Sokak (1956), Aşk Merdiveni (1958), Elleri Var Özgürlüğün (1966) adlı kitaplarında düzyazı-şiir örneklerine yer verir. Onun bazı şiirlerinde sürrealist resim düşüncesini görmek mümkündür:
Duyulan seslerin mavisinde uykucu kanat, öğle üstü, vakitsiz işareti güzel günlerin, keçi ayaklı balıklara inat köpüklerin güneşinde yepyeni, şehir halsiz sokaklarıyla, küflü bulutlarıyla halatların duvarında faydasız, kolayca paramparça.
Gök, susmayan çıngırak.
(Yaşayıp Ölmek Aşk ve Avarelik Üstüne Şiirler, s. 191)

İlhan Berk’in Galile Denizi (1958), Kül (1978) ve Deniz Eskisi (1982) gibi kitaplarında düzyazı-şiirlere sıklıkla rastlanır. Bunlar anlamın gizlendiği, titiz bir dil çalışmasının uygulandığı, şiir sanatından fazla uzaklaşmayan imgelerle yüklü, çağrışıma açık, cümle yapısı farklı düzyazı-şiirlerdir. Berk, bu konuda şunları söylemektedir: “Bence, nesir ile şiiri birbirinden ayıran en belli ilke, anlamdır. Şiiri şiir eden düzeni değildir, bundan öte bir nedendir. Lautreamont, Rene Char, Saint-John Perse ölçüye bağlı değildir, nesir düzenidir onların kullandıkları düzen, ama yazdıkları şiirdir.” demektedir.
Bakışsız Bir Kedi Kara (1965) ve Ortodoksluklar (1968) adlı yapıtlarıyla düzyazı-şiire yönelen Ece Ayhan, düzyazı-şiirlerini hep bir düşüncenin veya duygunun etrafında kurma çabasında görünür.
Çok genç sayılabilecek yaşlarda nitelikli şiirler yazan İsmet Özel de düzyazı-şiir türünde başarılı örnekler verir. Şairin on dokuz yaşındayken (1963 tarihli) yazdığı “Yıldızların Uzaklığına Övgü” bunlardan biridir:
Kargaşa. Anılacak günlerim olmadı mı benim? Ayaklarımın korkusuzca çiçeklendiği, silahıma yapışıp sabahın serinliğini beklediğim, kuzey gemileriyle sağır olduğum günler, sepet örmeyi unuttuğum günler olmadı mı? Ey geceyi ve kahverengi bir düzeni taşıyan ellerim! Yüzümün uğultusuyla şaşırtın beni. O karanlık ormanı yangına vurun. Çünkü ben de kaçarken ardımda kalanları yakıyorum. Ama iyi biliyorum yıldızları, ama yıldızların tanrıların da üstünde parladıklarını, anılacak günlerimin gitgide yok olduğunu biliyorum.
(Erbain, s. 36)

1980’lerde Batılı şairlerden yapılan düzyazı-şiir tercümelerinin de şefaatiyle, ayrıca iç dünyaların ifade edilme çabasına denk düşen bir tür olarak gündeme gelir düzyazı-şiir. Şükrü Erbaş, Ahmet Erhan, Kemal Özer, Hüseyin Ferhad, Semih Baylan, Salih Bolat, Ali Cengizkan, Engin Turgut, Hasan Öztoprak, Necat Çavuş bu bağlamda şiirler yazan isimlerdir.
Enis Batur bu imkanı birçok yapıtında sıklıkla kullanmıştır. Tuğralar (1985), Kandil (1994), Kanat Hareketleri Lirik Şiirler (2000) ve Abdal Düşü: Düzyazı Şiirler (2003) adlı kitaplarında türün Batı’daki açılımlarını da gözeten olumlu örneklerini verir:
Acıdan çatlayan toprak! Karnına yakın duruyoruz, seyirse de etimizin kasları. Doğurduğun yerde yanıyor ısımız hala, gövdemizin aykırı teriyle sürtüşerek. Pandora, anamız bizim, gerdanlığımız. Kadınımız bizim, yüzüğümüz. Çocuğumuz, bileziğimiz bizim. Bütün tutsaklığımız şakırdıyor yüzünün kafesinde. İşte geri veriyoruz sana koru, kökünden kavrayıp: Sal bizi karanlığın özgür ülkesine, annesine gecenin; kafatasımız sonsuzlukta uğuldasın. Sor bize, neden çözüm aradığımızı, İnsan’ın insan ile kurulamaz ilişkisinde. Sor, araştır, kurcala Söz’ün altında yatan sağırlığı. Sor: Hiçbir sorunun karşılığı bizde.
(Enis Batur, Yazılar ve Tuğralar, s. 65, İstanbul BFS Yayınları, tsz.)

Akif Kurtuluş da düzyazı-şiir yazmaktadır; ama dize yapısı korunmuş gibi görünmekle birlikte dizenin hayaleti vardır. Müzikal unsurlar düzyazı-şiire uygun olarak kullanılmaktadır. Ancak şiirin iç geriliminin biçemi zorlamadığı, biçemin sarktığı görülmektedir:
ıssızlık mı yalnızlık mı, tören kıtası komutanına sormalı
acıya ‘görüşünüze hazırdır’ tekmili için kalbine çekidüzen
veriyor
yoksa önce kalkanın sevgilisini uyandırmama sessizliğim mi
korkusunu saklamak için öfkeli görünen bu mahallede, galiba
ben
hal ve gidişi pekiyi olan bir çocuk resminin arabıyım
deniz suyu şişede de mavidir diyen inatla
(Akif Kurtuluş, Herkes Gitmiş, s. 69, İstanbul: Adam Yayınları, 2005 )

Ahmet Güntan, esasen son kitaplarında düzyazı-şiir mantığından tamamıyla kopmuştur. Düzyazı-şiiri başlangıçta şiirinin sınırlarını genişletmekte kullanan bir şairdir:
Daha neler yapmadım seni unutmak için, neler yapmadım
Aşk filmleri seyredip sonra aşksız bir dünyada
Yürümek istemediğim için aşk filmlerine gitmedim
Kırmızı bir fular taktım bileğime şeytan kovmak için
Arabamı bütün barların önünde park edilmiş görebilirdin
Barda peşimden gelen o adama, şeytan kovmak için senden
Ve Hemingway’den söz ettim:
“Çehov’da bir Amerikalıdır aslında”
(Ahmet Güntan, İlk Kan, s. 72, YKY, İstanbul 1998)

Lale Müldür, düzyazı-şiiri birçok kitabında kendine özgü bir şiir evreni kurarak kullanır ve 80 sonrasında öne çıkan isimlerden biri olur:
yabancı, bak artık bize gözlerinin altın balığıyla, uzat, uzat
elimde sımsıkı tuttuğum o altın alfabeyi ki çözmek isterim seni
o alfabeyle, azizlerin kafataslarını görmek istediğim gibi.
gel yık bizi anlattığın efsanelerle, bir bin yılın kapanışının
ardından onun meleğe dönüştürmesi gibi dönüştür beni, bağla
benim uslanmaz ruhumu bir binyılın uçuşunun kapladığından
daha fazla aşk aşk ve gözlerinin altın balığıyla…
(Lale Müldür, Kuzey Defterleri, s.105, Metis Yayınları, İstanbul 1992 )

Hüseyin Ferhad, mitolojiden de güç alan şiir serüveninde, düzyazı-şiir türünde çok sayıda ilginç örnekle anılabilecek bir isimdir:
Tanrı Türk’ü korusun!” yazıyor duvarda, Marlboro reklam panosunun altında. Gözlerimin içine bakıyor Buffalo Bill. Ağzında cigara, elinde kemend, şapkasını hafifçe alnına yıkmış. Çıngıraklı bir yılan kayıyor ayaklarımın altından. Tepeden tırnağa silahlı süvariler akıyor kanyonlardan, yerleri süpürüyor kızıl pelerinleri. Ufukta bir bulut kaynıyor. Uzak yollara yağmurlar yağıyor. Görüyorum, ovalar tam anlamıyla birer ağıl. Kalbim sevinçle doluyor. Açıyorum bütün kafesleri. Yüzlerce güvercinin özgürlüğe kanat çırpışını seyre doyum olmuyor. Tanrı seni de korusun Bill. Senin de katkın var bu macera tadında. Fakat biliyor musun evlad, şu Tanrı kelimesini aslıyla değiştireceğim herhalde yakında.
(Hüseyin Ferhad, Kılıç İpekte Sınanır, s. 147, YKY, İstanbul 2000)

Sözlerimizi toparlarken şu belirlemeyi yapmak mümkün: Düzyazı-şiir konusu, esasen bir sorun ya da güçlü / kalıcı bir eğilim olarak gündeme gelmemiştir bizde. Kimi başarılı çabaların ve örneklerin yanı sıra, özellikle 80 sonrasında, şiir ortamındaki genel ölçüsüzlük ve disiplinsizlik eşliğinde karşımıza çıkmıştır. Günümüzde her şeye şiir olarak bakma eğiliminin arttığını görüyoruz zaten. Hem görsel boyutun, işi geometrik şekillere hatta harflere kadar götüren deneysel arayışların öne çıkışı hem de dille ilgili zevk değişimi, geniş bir ölçekte değerlendirilmesi gereken bir sorunlar yumağı oluşturmaktadır. Bu alandaki çeşitlilik, bir kriter krizi mi doğurmaktadır, bir imkân olarak mı önümüzde durmaktadır? Şiirin özgürleşip yenilenmesi de kötürüm ve kekeme bir hale bürünmesi de bu soruya aranacak yanıtla ilintili olarak karşımızda durmaktadır.

KAYNAKÇA:
Türk Edebiyatı Tarihi 3, Komisyon, TC Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, İstanbul 2006
Yeni Türk Edebiyatı Tarihi I, Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, Cilt 4, Sayı 7, İstanbul 2006
Sabahattin Eyuboğlu, Bütün Yazıları, Cem Yayınevi, İstanbul 1981
Yahya Kemal Beyatlı, Edebiyata Dair, İstanbul 1984

         

         1933 yılında doğan Ahmet Oktay’ın bugüne kadar yayımladığı 13 şiir kitabı var. İlk kitabı 1963’te yayımlanan Gölgeleri Kullanmak, son kitabı 2007’de çıkan Lirikler.

         Modern Türk şiirinin hem en verimli, en zengin, en devingen hem de en sorunlu, en kırılgan zaman dilimlerini yaşayıp görerek, tıkanma ve kırılmaların yanı sıra arayış ve açılımlara da tanıklık ederek bugüne ulaşan bir şiirdir bu. Elli yıllık bir dönemin edebi, toplumsal ve düşünsel izlerine; yarım asırlık bir süreçteki geniş ölçekli acı ve sevinçlere, toplumsal değişim ve dönüşümlerin yansımalarına rastlamak mümkündür bu birikimde.

         Garipçilerin ikinci dönemine ve İkinci Yeni şiirine yetişen Ahmet Oktay, şiirdeki ilk çıkışını, geleneğini büyük ölçüde Nazım Hikmet’in oluşturduğu toplumcu şiir havzasında kurmuş görünmektedir. Kimi özellikleri itibariyle destansı bir söyleyişe yakın duran ve oradan İkinci Yeni’ye doğru gelişen bir şiirdir bu. Bu dönemde Attila İlhan şiirindeki imge zenginliğinin ve ilk şiirlerini 1944-1955 yılları arasında yayımlayan Ahmed Arif’in şiirinin elden ele dolaşan yaygınlığının Ahmet Oktay’ı etkilediği birçok şair ve eleştirmen tarafından dile getirilmiştir. Nitekim Ahmet Oktay da bir söyleşide Ahmed Arif’ten etkilendiğini kendisi de açıkça dile getirmektedir. Kanaatimizce bu abartılı ve kanıksanmış bir yaklaşımdır. Ahmet Oktay’daki Ahmed Arif etkisi; bazı yerel söyleyiş özelliklerinin kullanılmasıyla ve bir iki şiirle sınırlıdır.

         Ahmet Oktay, daha çok, İkinci Yeni gibi Garip şiirine itiraz ve eleştiriler getiren Mavi dergisi çevresinde görünür ve tanınır. Zamanla, İkinci Yeni şiirinin olanaklarını da kullanarak kendi şiirinin temellerini atar. “Gerçekliği dönüştürerek yeniden üretmek”, onun şiirinin / şiir anlayışının değişmez bir özelliği haline gelir. Ahmet Oktay şiirine bütünlüklü bir şekilde bakıldığında söylenmesi gereken bir başka temel özellik de, bu şiirin süreç içerisinde entelektüel ilgilerle zenginleşen bir boyutunun olmasıdır. Bu şiirin, “anlamsızlık” gibi bir sorununun olmadığını da belirtmek gerekir. Anlamı boşlayan ve dili deforme eden eğilimlere karşı çıkan bir şairdir Ahmet Oktay.

         Ahmet Ada “bir izlekler şairidir” diyor Ahmet Oktay için. Yayımladığı her kitapta bir izlek bütünlüğüyle çıkar okuyucunun karşısına Oktay; izleklerini şiirin yapısına yayan bir şiirdir onunki.

         Ahmet Oktay şiirinin en temel özelliklerinden biri de “hayatilik”tir, gündelik yaşamla kurulan çok yönlü ilişkidir. Bu özellik daha ilk kitabında somut bir şekilde gözlemlenebilir. Yine Ahmet Ada’nın belirlemesiyle söylersek; şiirlerde kendisi, adına söz aldığı ötekiler ve hayatı ötekilere zehir edenler olmak üzere üç grup gözlenir. İlk kitap olan Gölgeleri Kullanmak’ta “sıkıntılı çağın bunalan bireyi” ağırlıklı bir yer tutar. Bu izlek kalıcı bir yer edinir onun şiirinde daha sonra. Her Yüz Bir Öykü Yazar. Unutmayan, biriktiren, yaşadıklarını damıtarak aktaran; dünyanın kötülük ve korkunçluğunu dile getirirken hem kendi yaşamına hem de yoksulların, itilip horlananların, kıyıda köşede kalanların, baskı ve işkenceyle karşılaşan aydınların yüzlerine eğilir. Onların sevinç ve kederlerine, acı ve hüzünlerine yaklaşırken dışarıdan biri, bir yabancı gibi hareket etmez. Kendini o bireysel ve toplumsal hüznün, sıkıntının, kederin ayrılmaz bir parçası olarak görür. Irgatların, kâh bereketli kâh kesat tarlaların, yoksul çocukların, kentlerde bin türlü zorluk içinde ayakta durmaya çalışan emekçilerin, madencilerin, kara zamanların, devrimci gençlerin, cemselerde toplanıp götürülen kitapların, sakat ve çarpık ilişkilerin, hayatı güzelleştiren insani erdemlerin, börtü böceğin, ağıt ve övgülerin, sancılı ve onurlu aydınların, zorba ve zalimlerin, güzel ve alımlı kadınların, bilge ve filozofların, dinsizlerin ve dindarların kendi konumları içinde eğleştiği, soluklandığı, dile geldiği bir şiirdir Ahmet Oktay şiiri. Hayata, insana değen bir tarafı muhakkak vardır. Duyguyu asla boşlamaz; ama sulugözlülüğe ve baygın bir romantizme de yüz vermez. Toplumcudur; hatta siyasal bir bilinç ve duyarlıktan süzülen dizelere çokça rastlanır; ancak ideolojik bir angajmanın içinde de dönenip durmaz. Biçim ve biçem daima önemsenir. Arayışçı ve kendi süreğinde devingendir. Gözlemi, hatırlamayı, dikkati ve okuyarak zenginleşmeyi içselleştirmiş çok boyutlu bir hayat bilgisi şiiri yazar Ahmet Oktay.

 

         Bireysel ve toplumsal hayattaki anlam eğrisini değiştiren, anlam dizgesinin tereddüde boğulmasına yol açarak bireyi bir cendere içine sokan “yabancılaşma” da önemli bir yer tutar bu şiirde. 1966’da yayımlanan Dr. Kaligari’nin Dönüşü’nde hayata yabancılaşan Hacer ve yabancılaşmayı mesleğinin içinde yaşayan Kaligari çıkar okuyucunun karşısına. Bedensel acıların harlandığı toplumsal bir sürece dikkat çeken, “çokseslilik”in kimi özelliklerini de içkin bir uzun şiirdir bu. Sesler, konuşmalar iç içe geçer. Zihinsel süreç, kamera, görüntü iç içedir; görüntü kareleri ile zihinsel süreç üst üste biner.

        

         “Ölüm” izleği de Ahmet Oktay şiirinde, ilk kitabından başlayarak ağırlıklı bir yer tutar. Hayata yönelmenin, hayatı önemsemenin kaçınılmaz bir sonucudur zaten bu:

         Nice ölüm, nice gurbet

         Alıp giderler.

         Bir sabah

         Sabrın konuşur taşta.

         (Kara Yazı)

 

         Din eksenli bir ölüm algısı yoktur Ahmet Oktay’ın. Önceleri, zamansız ve haksız ölümlere bir tepki olarak eğilir bu konuya. Son kitaplarında ise ölüme daha derinlikli ve felsefi sayılabilecek bir dinginlik ve olgunlukla yaklaştığı söylenebilir. 1987’de okuyucuyla buluşan Yol Üstündeki Semender, intihar sorunsalını işleyen şiirleriyle izleksel bütünlüğü olan bir kitaptır. Çok sevilen, okunan, üzerinde fazlasıyla durulan bir şiir kitabıdır bu. Bir “Prolog”la başlayıp “Epilog”la son bulan kitapta, intihar eden on iki yazar ya da şairin kişilikleri, yapıtları, görüşleri, acıları, hayat karşısındaki çeşitli tutumları üzerinde durulur. Çok kollu bir hüzün ırmağından geçer okuyucu adeta. Edebi yetkinlik açısından da gerçekten güçlü bir yapıttır bu. Entelektüel bir çaba, merak ve okuma etkinliğiyle beslenen bu şiirlerde, aydın intiharına bir gerçeklik olarak bakar şair. Adeta intiharla çeşitli bağlamlarda söyleşir. Epilog’da Sartre’ın bir sözü anılır:

         İntihar bir başka yoludur dünyada varolmanın

         Yol Üstündeki Semender hakkında kendisiyle yapılan bir söyleşide şunları söylüyor Ahmet Oktay: “Metinsel bağları var. Tadına, bu metinlerarası bağlantılar ve kültürel arka plan bilindiğinde daha çok varılabilir diye düşünüyorum. Ama ekleyeyim: Bu kitabın siyasal bir art alanı da bulunuyor. İntiharlarını konu edindiğim şair ve yazarların hepsinin arkasında 20. yüzyılın trajik dönemleri ve olayları yer alıyor. Nazizim, Stalinizm, İkinci Dünya Savaşı, Toplama Kampları vb.”

         Ahmet Oktay şiirinde, insan için kaçınılmaz bir son olan ölümün, yaşlanma kaygısını da yanına çağırdığı görülür. Bu bağlamda kadınlar bile bir “imge-kadın”dır artık:

         Geçti geçen: Anımsamıyorum artık

         Kimdi ilk sevdiğim kadın? Belirsiz

         Sarıldığım gövde. Kemikli miydi sırtı,

         Var mıydı öpüşünde yeni sulanmış

         Bir bahçenin serinliği?

         (Ten Orda Yırtılır)

        

         Ağıtlar ve Övgüler kitabı, neredeyse tümüyle bu izleğe ayrılmış gibidir. Bir haksızlık olarak bakar sanki ölüme. Ölüm meleğinin gelişini bile, onu öperek bir hınç alma çabasıyla dillendirir gibidir:

         Bir melek öptü mü beni?

         Ağzımın kıyısında bir tebessüm

         Öyle buldum tabutta kendimi.

         (Cehennem Hai-Ku’ları)