6/10/2009 · Kategori: ali emre yazilari

ALİ EMRE / ALİ AYÇİL ŞİİRİNDE İKİNCİ DURAK: NAZ BİTTİ

     Ali Ayçil, 1969 doğumlu. Üzerinde duracağımız Naz Bitti adlı kitabından önce, 1999’da Arastanın Son Çırağı adını taşıyan bir şiir kitabı yayımlamıştı.

 

     Vehbî bir şair Ali Ayçil. Kendisi de söylüyor bunu. Sıkı bir işçiliği, titiz bir yazıcılığı olsa da bir eşref saati olduğunu anlıyorsunuz onun şiirinin. Az ve öz yazıyor o yüzden; bekleyerek, berkiterek, biriktirerek yazıyor. Şiirin kendinden sızmasını, domurmasını istiyor adeta. Hem şiire hazırlanma hem de şiiri biçimlendirme açısından geleneği boşlamayan, yerel ve geleneksel olanı dışlamayan bir tutuma sahip olduğu söylenebilir.

 

     Timaş Yayınları tarafından ikinci baskısı yapılan 64 sayfalık Naz Bitti kitabında, iki bölüm ve 21 başlık var. Özenli bir baskıya sahip olmakla birlikte kapak tasarımını pek beğenmediğimi; kapağın, kitabın adıyla da içeriğiyle de pek bir ilgisinin olmadığını belirteyim bu arada.

 

     Yeni bir hece şiiri yazıyor Ali Ayçil. Bir iki şiir hariç, bu kitabında yer alan şiirlerde de bu tutumunu sürdürüyor. Daha çok 14’lü hece ölçüsünün kullanıldığını görüyoruz. Şiirin geleneksel enstrümanlarından ölçü ve uyağı asla boşlamayan bir yazma biçimi var.

 

     Söyleyiş, ritim ve içerik, bu ölçülülüğün derleyip toparlayan çatısı, disiplini eşliğinde tesviye ediliyor. Son çözümlemede esine, bekleyişe, şiire vasat oluşturacak bir eşref saatine değer atfeden bu tutum, kendine bir bütünlük ve biçem kazandıracak bir mihveri gerekli kılıyor. İyi ve bilinçli kullanılmadığında çok sayıda dezavantaja da yol açabilecek bu yaklaşıma şiirini mahkûm etmiyor Ayçil. Geldiği gibi bırakmıyor dizelerini. Manzumeciliğe düşmeme konusunda zinde, teyakkuz hâlinde bir şair zihniyetine sahip. Sözlüğünü genişlettiğini, diri ve güncel tuttuğunu daha ilk bakışta anlayabiliyorsunuz sözgelimi. Şiir başlıklarını belirlemede seçici davranıyor. Şiirini hem güncel hem de entelektüel ilgilere açık tutuyor. İşlek ve taze bir söyleyiş bulmayı ihmal etmiyor. İmgelemini zenginleştirmeye çabalayarak, kolaycılığa kaçmaktan imtina ediniyor. Belki de bu yüzden az ve öz yazıyor Ali Ayçil.

     Naz Bitti kitabında yer alan şiirlerden sadece Av başlıklı şiir, ikili dizelerden / beyitlerden oluşuyor. Matla ve makta beyti olmayan bir gazel gibi düzenlenmiş bu şiir. Yalnızca ikinci dizeler birbiriyle uyaklı. Biçim yönünden farklı sayılabilecek ikinci bir şiir de Küçük Beyi Vurdular. Bu şiirde beşliklerden oluşan ana bölümlerin arasına koro tarafından söylenen dörtlükler serpiştirilerek şiire bir devingenlik, biçem yönünden bir farklılık kazandırılmak istenmiş. Bu iki şiir dışındaki bütün ürünlerde, dörtlük nazım birimi egemen. Bu dörtlüklerin de yalnızca ikinci ve dördüncü dizeleri birbiriyle uyaklı. Biçim yönünden, halk şiirindeki koşmaların ilk bölümlerini andırıyor bu dörtlükler.

     Yerli, bu toprağa özgü, yabancılaşmaya direnen, kendini onaramasa da büsbütün bırakmayan bir insan var Ali Ayçil’in şiirlerinde. Dil de, duygu ve düşünce evleği de, bizimle paylaşılan hayat sahneleri de hep bu insanın penceresi, olanakları, algı biçimleri eşliğinde sunuluyor okura. Mahzunluğu, masumluğu, acarlığı, bıçkınlığı, muhafazakârlığı, külhanbeyliği, tevazuu, tereddüdü, tebessümü, teslimiyeti hep bir arada görüyoruz bu yüzden. Hece şiirinin ve memleket edebiyatının yükselttiği duyarlıklara da tanık oluyor okuyucu, Garip şiirinden süzülüp gelen tatlara da. Derleyip devşirdiği tat, imge ve görüntülerin hepsi Ayçil’in kendi sesiyle iyice örtüşerek, o sesin evrenine itinayla yedirilerek çıkıyor karşımıza:

 

     yarı saha toz duman ilk onbirden sekizi

     forvete üşüşüyor namusa toz kondukça

     pörtlek gözlü kaleci ve İskeletor Nuri

     defansa çekiliyor bendeki dalgınlıkla

    

     Neden söz ederse etsin, son çözümlemede diri bir şiir yazıyor Ali Ayçil.

     Pes eden, nostaljinin baygın dünyalarına meyleden klasik muhafazakâr tutumla akrabalığı yok. Sulu gözlülüğe, sümsüklüğe, çıtkırıldımlığa pirim veren bir tutumdan ısrarla kaçınıyor. Gelenekle, geçmişi biçimlendiren değerler dizgesiyle ilintiler kuran dizelerinde bile delikanlıca bir tutum daima öne çıkıyor:

 

     ben mücrimim efendim gecenin sınırı yok

     ölçeksiz haritayla vardığım yer burası…

     yani göz göz oluyor yurt tuttuğum her şehir

     neye sorsam kendimi; bir münhani sonrası

 

     Kısa, kesik dizelerle kuruyor şiirini Ali Ayçil. Anlam, çok sayıda dizeye yayılarak oluşmuyor kesinlikle. Hecenin olanaklarını gözeterek biçimlendiriyor anlatacaklarını. Betimleme baskın; yer yer pitoresk özellikler öne çıkıyor. Kısa öyküler için hazırlanmış özet görüntü ve insan manzaralarıyla karşılaştığı izlenimi ediniyor insan ilk elde. Mustafa Kutlu, Hüseyin Su öykülerinin şiirle ifade edilmiş bazı biçimleri, kesitleri, bölümleri dolaşıyor gözlerinizin önünde sanki:

 

     zaman kimin evi ki; ağaçların altında

     sıra sıra durulur gözlerin içi güleç

     gelinler köşe bucak biraz alım, hafif naz

     menekşeler sabırsız, adamlarsa üşengeç

 

     Şiirleştirme yöntemini daha baştan belirlediği ve malzemesini o eksende tedarik edip biçimlendirdiği için zikzaklar çizen, farklı izleklerde gezinen, savrulup duran ya da sürekli yeniliği gözeten bir şair tutumuna sahip değil Ali Ayçil. Aynı zamanda sarsıcı, yakıcı bir varoluş sorunu da yansımıyor dizelerine. Süreğen bir kavgası, devrimci bir tutumu yok; metafizikle, iç dünyadaki depremlerle cebelleşen bir yöneliş de söz konusu değil. Murat 131 başlıklı şiirinde olduğu gibi, mahalle bilincinin fazla örselenmeyen ve insanın içine bir nebze de olsa su serpen, bize ait olanı ve fakat yavaş yavaş kaybetmek üzere olduklarımızı hatırlatan bir duyarlık:

 

     hakbilir olmak lazım, arada bir duygusal

     kızı ere giderken yüzünde koca bulut

     bayramda el öpene bütün cepleri sebil

     mutlak omuz veriyor kalkar iken bir tabut.

 

     90 kuşağının en önemli şairlerinden biri olan, şiirleri kadar şiir üzerine yazılarıyla da dikkati çeken; son yıllarda farklı türlerde güzel ürünlere imza atan Ali Ayçil, şiiri boşlamış görünüyor epeyce zamandır. Dergilerde ismine çok az rastlıyoruz. Şiirle irtibatını koparmamasını dilediğimiz Ayçil’in ikinci kitabının sonunda yer alan anlamlı ve güncel iki dize ile bitirelim yazımızı:

 

     dedim; bu yeşertide bir ceylan yavruladı

     siz tutup üzerinde postalla yürüdünüz.

 

     ---------------------------------------

 

     Ali Ayçil, Naz Bitti, Timaş Yayınları, İstanbul 2008, 64 s.

 

     NOT: Bu yazı Umran dergisinin Eylül 2009 sayısında yayımlanmıştır.

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

30/9/2009 · Kategori: ali emre yazilari

ALİ EMRE / ISTIRAPLAR ANSİKLOPEDİSİ

      Hulki Aktunç’un bir şiir kitabının adı olan başlıktaki bu ifade; ıstırap, keder, sancı, azap, düş kırıklığı, elem, hüzün gibi kavramlarla birlikte düşünülmesi gereken “acı”nın Türkçe şiirdeki serencamını özetler bir nitelik taşımaktadır.

      Edebiyatın vazgeçilmezlerinden biri olan “acı”nın, şiirimizde eskiden beri ayrı ve ağırlıklı bir yeri olduğu bilinen bir gerçektir. Bireysel ve toplumsal acılar, şiirin her döneminde öne çıkmış, özellikle duygu açıklamalarını merkeze alan ürünlerde acı ve onu çağrıştıran kavramlar inanılmaz bir birikim oluşturmuştur. Bu birikim; nitelikli, etkili ve özgün örnekler içerdiği kadar, klişeler içinde dönenen hatta “arabesk” bir dil ve algıyı kökleştiren yaklaşımları da bünyesinde barındırmaktadır.

            Şiirimiz zaman zaman bir acılar okyanusuna dönüşmüş, bir ıstıraplar ansiklopedisi boyutu kazanmış; bu eksende derinleşen bir romantizm, marazîlik ve hüzün hastalığı eğilimiyle bütünleştiği de olmuştur. Bu insani ve kadim gerçekliğin anlatımı şiiri beslediği kadar, şiirin tökezlemesine, daralmasına, anonim ve usanç verici kalıplara yönelmesine de yol açmıştır.

            Acının şiirdeki serüveninde, bireyin kendi yaşamından sızan aktarımların yanı sıra toplumsal düşüş kalkışların, ülkenin geçirdiği değişim ve dönüşümlerin, baskı ve dayatmaların, kolektif kimlik ve aidiyet arayışlarının, çözülme ve kopuşların, sosyal buhranlarının, benlik parçalanmaları ve inanç krizlerinin, siyasal mücadelelerin getirdiği acılar, sıkıntılar, ıstıraplar da etkili olmuştur. Şiir tarihini, acıyı merkeze alarak yapılacak bir okuma; ülkenin ve halkın geçirdiği aşamaları ve bu eksendeki hem müşterek hem de ayrıksı eğilim ve algıları görebilme konusunda bizi ilginç verilere götürebilir.

Divan şiiri geleneğinden büsbütün kopmamakla birlikte, acının dile getirilişinde bir sahicilik ve yenilik taşıyan ilk şiir olarak, Âkif Paşa (1787 – 1845) tarafından yazılan mersiyeyi anmak gerekmektedir. Ölen torunu için yazdığı bu mersiyede adeta dönemin şiir algısını değişime uğratmıştır Âkif Paşa. Koşma şekliyle ve hece ölçüsüyle yazılan bu şiirde şairin iç dünyası bir özgürlüğe ve içtenliğe kavuşur. Dönemin şiiriyle kıyaslandığında; gerçeklikle, gerçekten duyulmuş şeylerin etkili anlatımıyla karşılaşır insan. Kaybedilen torunun küçücük ve sevimli varlığı, dahası ölümün kendisi bizi hemencecik sarar. Eski sözcük ve deyişlere, klişelere, şairane söyleyişe rağmen farklı ve sıcak bir anlatımı olan bu şiiri, Tanpınar, Türk romantizminin başlangıç eseri olarak görmek gerektiğini söylemektedir:

           

Tıfl-ı nâzeninim unutmam seni

Aylar günler değil geçse de yıllar

Telh-kâm eyledi firâkın beni

Çıkar mı hatırdan o tatlı diller

 

Kıyamaz iken ben öpmeğe tenin

Şimdi ne haldedir nâzik bedenin

Andıkça gülşende gonce-dehenin

Yansın âhım ile kül olsun güller

 

Tagayyürler gelip cism-i semîne

Döküldü mü siyah ebrû cebîne

Sırma saçlar yayıldı mı zemîne

Dağıldı mı kokladığım sümbüller

 

Feleğin kînesi yerin buldu mu

Gül yanağın reng-i rûyu soldu mu

Acaba çürüyüp toprak oldu mu

Öpüp kokladığım o pamuk eller!

 

      Tanzimat sonrası şiirde yavaş yavaş görülmeye başlanan ölüm karşısındaki bireysel duruş ve duyuş farklılığını, ölüm acısının anlatımındaki içtenlik ve görece yeniliği bu şiire bağlamak mümkündür. Nitekim Recaizade Mahmut Ekrem ve Abdülhak Hamit’in, aynı şekilde hece vezniyle yazdıkları kimi manzumelerde ve ölüm konusunu işleyen diğer şiirlerde bu bağlanış ve devamlılık açıkça görülebilir. İçlerini, rızanın ve rahmet dileğinin doldurduğu şiirler değildir artık bunlar. Ölen eş, ölen sevgili, ölen genç kız için yazılan bütünlüklü şiirler çıkar zamanla ortaya. O zamana dek şiirin sızlanma araçlarından biri olan özlem ve ayrılık, yaşanmış hayatın anıları etrafında ve imkânsızın eşiğinde derinleşir. Dinî boyutun yanına isyan duyguları da eklenmeye başlar.

      Tanzimat sonrası şiirde birdenbire yaygınlaşan santimantal eğilimlerin ilk örneklerini veren şair, vasatın üstüne asla çıkamayan Recaizade Mahmut Ekrem olmuştur. Yadigâr-ı Şebab ve Nağme-i Seher adlı kitaplarında aşk ve ölüm acısını dile getiren şiirler vardır; fakat bu konuda asıl hatırlanması gereken kitap Nejad-Ekrem’dir. 1900’de oğlu Nejad’ın ölümü ile şairin sanatı ikinci bir merhaleye evrilmiştir. Ekrem, bu kitapta bütün duygusallığını özgürce konuşturur; şiirde bir acı ve yıkılış âbidesi kurar. Istırabını tazelemek için nelere başvurduğunu, ağlamak ihtiyacıyla nasıl eski ve yeni anıları kurcaladığını çok iyi görebiliriz bu kitapta.

      Hamit’in bu merkezdeki şiirleri biraz daha yeni ve etkilidir. Hüznü ve matemi daha uzun ve çarpıcı anlatma isteği öne çıkar Hamit’te. Şiir, metafizik endişeye yönelerek genişler onda. Özellikle Makber’den itibaren bu açıkça görülür. Fuzuli’yi Avrupa romantizmi ile buluşturur adeta. Makber, felsefî düşünceyi mersiye geleneğiyle birleştirir aynı zamanda. Istırap; sorgulama / isyan ile çaresizlik / teslimiyet arasındaki gerilime yaslanarak çoğullaşır.

     Servetifünun şairleri de acı ve hüzün konusunda çok sayıda şiire imza atmışlardır. Hayat karşısında zaten bedbindirler, yazdıklarında hep derin bir melankoli vardır. Tevfik Fikret, bu konuda özellikle anılmalıdır. Dergi kapatılıp topluluk dağılınca çeşitli nedenlerle arkadaşlarına küser Fikret. Âşiyan’ında derin bir yalnızlık ve ümitsizliğe gömülür. Onun şiirlerinde öne çıkan en önemli olgulardan biri, sınırsız bir nefretin ve yalnızlığın getirdiği acıdır, azaptır. O kadar ki Sis şiiri ile Türk edebiyatında İstanbul’u ilk kez mel’un bir şehir olarak gösteren kişi olur. Aynı dönem şairlerinden İsmail Safa “Öksüz Ahmed”, Hüseyin Siret de “Ölümünden Sonra” başlıklı şiirleriyle bu konuda zikredilebilir.

     Mehmed Âkif’in, ülkenin ve ümmetin içinde bulunduğu duruma bağlı olarak duyduğu acıları içeren şiirler ise kimi biçim ve ses özellikleri yönünden ilk dönem Tanzimat şairlerine kadar götürülebilirse de içerdiği ayrıntılar bakımından farklıdır. Dinsel toplumculuğa atfedilerek çözümlenen Âkif şiiri, söz konusu ıstırapların anlatımında –o dönemin koşulları hatırlandığında- aslında son derece özgün ve bireyseldir. Din bilgisi ve bilinci yüksek bir şairdir Âkif. Buna karşın asla kaderci ve teslimiyetçi değildir. Anonim acıları bireysel bir algı ve sunuşla aktarır. Bilincin ve farkındalığın yüksekliği, acıyı ve hatta isyanı da sınırlarına dek götürür. Acı, kötürümleşmeye ve melankoliye dönüşmez Âkif şiirinde; çığlıkları, silkinme ve doğrulma çabalarını, direngenliği güçlendirir son kertede. Doğurgan ve direngen bir acıdır onunki.

 

*

 

     Cumhuriyet dönemi şiirinde acının hem hayattaki tezahürlerinde hem de şiirdeki anlatımlarında farklılıklar, yenilikler de görülmeye başlanır.

Kemalettin Kamu’nun Bingöl Çobanları başlıklı şiiri, köy ve çoban yaşamından devşirilen eziklik, burukluk ve acıları aktarır bize. Ders kitaplarında, pastoral şiirin yetkin örneklerinden biri olduğu söylenerek geçiştirilen bu şiirin en önemli özelliği, anlattığı şeylere okuru inandırma noktasındaki içtenliğidir. Beş Hececiler’in köyü ve köylüyü genellikle yücelten, idealize eden tek taraflı bakışının aksine, o dönemde yaşayan sıradan bir çobanın karşılaşabileceği bütün acı türleri (sıla özlemi, yakıcı anılar, ölüm, suçluluk, kavuşamama, horlanma, kara bahtlı oluş…) sıralanıverir şiirde:

 

Dolaştırıp dururuz aynı daüssılayı

Her adım uyandırır acı bir hatırayı.

Anam bir yaz gecesi doğurmuş beni burda,

Bu çamlıkta söylemiş son sözlerini babam;

Şu karşıki bayırda verdim kuzuyu kurda,

“Suna”mın başka köye gelin gittiği akşam.

Gün biter, sürü yatar ve sararan bir ayla

Çoban hicranlarını basar bağrına yayla.

- Kuru bir yaprak gibi kalbini eline al

Diye hıçkırır kaval:

Bir çoban parçasısın, olmasan bile koyun,

Daima eğeceksin başkalarına boyun;

Hülyana karışmasın ne şehir, ne de çarşı,

Yamaçlarda her akşam batan güneşe karşı

Uçan kuşları düşün, geçen kervanları an,

Mademki kara bahtın adını koydu çoban!

 

Aynı yıllarda; “en fazla bir yıl sürer / yirminci asırlılarda / ölüm acısı” diyen Nazım Hikmet’le birlikte tutsaklığın, mahpusluğun, idamla anılmanın acısı girer yeni şiire. Daha önceki sınırlı ve cılız değinileri bir kenara bıraktığımızda, bu, şiir için oldukça yeni bir şeydir kuşkusuz. Siyasal tercih ve savaşımların yol açtığı acılara yer vermek, ileride, Türkçe şiirin en önemli eğilimlerinden biri olacaktır. Sözgelimi Attila İlhan ve Ahmed Arif’in bu eksende yazdığı şiirler hâlâ terennüm edilmektedir; 80 sonrasında Emirhan Oğuz ve özellikle Nevzat Çelik imzalı hapishane şiirleri sosyolojik, psikolojik çözümlemelere konu olacak denli ilgi görmüştür.

Nazım Hikmet aşkın, açlığın, memleketten uzak kalmanın, ihanetin, ölümün doğurduğu keder ve acılara değinen çok sayıda şiir yazmıştır kuşkusuz. Fakat mahpusluğun getirdiği burukluk, çaresizlik ve keder, Türkçe şiirde belki de ilk kez bu kadar içten, dolaysız, doğal ve etkili bir biçimde anlatılır. Aşağıdaki dizeler, dönüşmüş / başkalaşmış bir acının tanıkları gibidir:

 

Bugün pazar.

Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.

Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak

                                            bu kadar mavi

                                            bu kadar geniş olduğuna şaşarak

                                            kımıldamadan durdum.

Sonra saygıyla toprağa oturdum,

dayadım sırtımı duvara.

Bu anda ne düşmek dalgalara,

bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.

Toprak, güneş ve ben…

Bahtiyarım…

 

      Bir başınalığı, basit şeylere duyulan özlemi anlatan bu dizeler, ilginçtir ki bizi sevinçli kılmak yerine üzer, içimizi burkar. Gündelik hayatta hiç dikkat çekmeyen şeyler, birden kıymet kazanır ve dışarıdaki insan üzüntüyle bütünleşen bir suçluluk duymaya başlar adeta. Şiirin sonunda “Mutluyum, sevinçliyim, neşe doluyum” demez şair; inanılmaz bir öngörü ve isabetle “Bahtiyarım” der ki biz sahip olduklarımızdan ve hâlimizden utanırız.

      Kendini “cins bir kafa” olarak niteleyen Necip Fazıl en toplumcu, siyasi vurgularında, en sevildiği dönemlerinde bile hep muzdarip ve yalnız bir adam olarak kalmıştır. Birçok kitabında izlerini gördüğümüz bu durum, şairin bütün şiirlerini topladığı eserine “Çile” adını vermesinde daha da belirginlik kazanmıştır.

     Necip Fazıl’ın şiirlerindeki duygusal problemler daha çok yalnızlık, kimsesizlik, bekleyiş, ayrılık, yaşamak ve ölmek temaları etrafında kurulmuş görünmektedir. Buradan hareketle söyleyebiliriz ki Necip Fazıl şiirinin en önemli özelliklerinden biri, bu temaların lirik açıklanışları yanında bir varlıkla cemiyet çatışması olayı şeklinde ortaya çıkışlarıdır. Böylece şairin duygularıyla, algıladığı varlık arasında kalan şiir, aynı zamanda bir trajiğin ifadesi biçimine bürünmektedir. Bir Adam Yaratmak piyesindeki kahramanın dehası, şiirlerde, bütün trajik çatışma boyutlarıyla devam etmektedir. Bu durum, şiiri hem özgün ve derinlikli kılmakta hem de içerik ve anlatımın çeperlerini genişleterek zenginleştirmektedir. Bu şiirin bir diğer önemli özelliği de bireysel varlığın daima kolektif bir ruhla bağlantı içinde ortaya çıkmasıdır. Bu bağlantıdır ki Necip Fazılın şiirini önce bir ruh, sonra bir mavera, daha sonra da dini ağırlıklı bir şiir haline getirmiş bulunmaktadır. Bu bakımdan Necip Fazıl’ın birey merkezli şiirleri, aynı zamanda sancılı bir arayışın ve zaman zaman ıstırapla bütünleşmiş metafizik kaygıların şiiridir. Necip Fazıl, şöhretini pekiştiren “Kaldırımlar” şiirinde “tek başınalık”ın oluşturduğu çok problemli trajik bir yumağı gözler önüne sererken, Bir Adam Yaratmak piyesinde sanatçının yalnızlığına işaret ederek şunları söylemektedir: “İnsan orada bütün bahtıyla yalnızdır. Eksikleri, fazlaları, korkuları, eninleri, bezginlikleri, hasetleri, her şeyleri.”

     Fazıl Hüsnü Dağlarca 1958’de “Batı Acısı” başlığını taşıyan bir şiir kitabı yayımlar. Bu kitapta, dünyada yaşanan savaşların, kıyımların acısı doğadaki tahribata eklenerek anlatılır. Dünyanın gözü önünde toplu ölümler yaşanmakta, toplu mezarlar ortaya çıkmaktadır ve şair insan aklını ve vicdanını kanırtmaya dönük şiirlere yer verir kitapta. Geniş ölçekli bir “ölü üşümesi”nin evrene serpiştirilmiş bölümleri gibidir Fazıl Hüsnü’nün acı ve ölümle bütünleşen şiirleri. “Yerden Çıkan Ayak” başlıklı şiir, dönemine tanıklık etmekte ve savaşların, akıl almaz katliamların doğurduğu acılara kısa ve özlü bir şekilde tercüman olmaktadır:

 

     Nasıl sığar

     Yüz bin ölü birden

     Bir çam ağacının altına?

 

     Yüz bin ölü birden gömülür de

     Toprağın usu

     Nasıl uyanmaz, nasıl?

 

     Yoksulluğun, çekingenlik ve büyük şehirdeki sıkışmışlık duygusuyla birleşip büyüttüğü acı ve hüzün de Cumhuriyet dönemi şiirinde ağırlıklı bir yer tutar. Behçet Necatigil, bu konuda akla gelen ilk isimlerden biridir. Onun birçok şiirinde, fakirliğinden utanan ve ezilen insanlar vardır. 1946 yılında yayımladığı “Kapalı Çarşı” adlı kitabı “Yaşamak azaptır çok zaman” dizesiyle başlar. Şairin hayat karşısında almış olduğu bu olumsuz tavır ve bedbin duyuş, daha sonra yazdığı bütün kitaplarında bir şekilde devam eder. Her şeyi ıstırap zaviyesinden görmeye mahkûm edilmiş gibi davranır. Her yerde ve her şeyde kasvetli, karanlık, hüzünlü, çürük, boş ve ezici bir taraf arar ve bulur. Dış dünya onu incitir, örseler. Aynı zamanda bilir ki yirminci yüzyıl; çiğ, çirkin ve korkunç bir çağdır. “Kilim” başlıklı şiir, bir çağ eleştirisine bağlanan hüznü, incinmişliği ve mutsuzluğu, bedbaht bir ev içi anlatımı eşliğinde büyük bir yetkinlikle yansıtır:

 

     Ne yaptın baharları, baharsız çok çiğ, topraklarda…

     Çok çiğ, çiçek –hiç yok- hani bu kilimde?

     Hani beyaz, beyaz, beyaz… Beyazları ne yaptın?

     Çok çiğ bu kızgın yaz, çiğ bu karakış!

     Bari biraz kışlarda… Çıplak, çok çiğ!

     Çok çiğ bu çığlık, bu en bol renk: Kara! Ben sana

     Hiç kara koyma demiştim, nerden düştü, çok çiğ

     Paslı borulardan katran, soba zifiri.

     Sonra eski patiska perdeler gibi solgun ve sıska

     Parmaklarda kirli tütün sarısı.

     Çok çiğ kesik öksürük, çiğ çatlak çağıltı.

 

 

Varoluşçuluğun –gecikmeli de olsa- Türk şiirine girmesiyle birlikte acının anlatımında da bir yenilik ve derinlik görülmeye başlanır. Tutunamama, çözülme, yalnızlık, yabancılaşma, kendini gerçekleştirememe gibi olgular, savaş ve yıkımların doğurduğu ve henüz tazeliğini koruyan acılarla birleşerek II. Yeni şiirinde öne çıkan izleklerden biri olur. Bu noktada üzerinde durulması gereken şairlerden biri de Edip Cansever’dir.

Edip Can­se­ver şi­irin­de­ki öz­ne, son çö­züm­le­me­de, “boş­luk­ta sal­la­nan in­san” ol­mak­tan hiç­bir za­man kur­tu­la­maz. Sı­kın­tı­lı, umut­suz, acı çe­ken, kor­kuy­la ya­şa­yan, ya­pa­yal­nız bir in­san­dır bu ço­ğu za­man. Ah­met Ok­tay’ın sap­ta­ma­sıy­la “top­lum­sal­la bi­rey­se­li de­ğil, bi­rey­sel­le top­lum­sa­lı açık­la­ma eği­li­mi” ek­se­nin­de de­ğer­len­di­ri­le­bi­lir bu tu­tum. Ken­di­si de “İn­san yal­nız­dır. Yal­nız­lı­ğı­nı baş­ka­la­rıy­la gi­de­ren tek ya­ra­tık­tır.” de­mek­tedir bu ko­nuy­la il­gi­li ola­rak. Ger­çek­ten de çok “üret­ken” bir yal­nız­lı­ğı var­dır Can­se­ver’in; yakıcı, kuşatıcı, acı verici bir yalnızlığı. “Ben Ru­hi Bey Na­sı­lım”da bu du­rum “İn­san­lar­la kay­naş­mış, ka­la­ba­lık bir yal­nız­lık” di­ze­siy­le di­le ge­ti­ri­le­cek­tir.

Zi­ya Os­man Sa­ba ya da Beh­çet Ne­ca­ti­gil gi­bi dar / kü­çük öl­çek­li me­kân­la­rı, evi, ai­le sev­gi­si­ni, iç ya­şa­mı ön­ce­le­yen bir şa­ir de de­ğil­dir Edip Can­se­ver. Şi­iri­nin açık­lık­la ka­nıt­la­dı­ğı gi­bi ken­di­ne me­kân ola­rak dar ve or­ta ge­lir­li­le­rin, emek­çi­le­rin hat­ta lüm­pen­le­rin ço­ğun­luk­ta ol­du­ğu pa­saj, han, atöl­ye, mey­ha­ne gi­bi yer­le­ri seç­miş­tir ge­nel­lik­le. “Bo­hem”in bir üye­si ola­rak de­ğer­len­di­ri­lir bu yüz­den. Şi­iri­nin her za­man, doğ­ru­dan ve açık bi­çim­de ide­olo­jik / sı­nıf­sal atıf­lar­da ve çağ­rı­lar­da bu­lun­ma­dı­ğı söy­le­ne­bi­lir; fa­kat onun hiç­bir za­man bur­ju­va­zi­den ya­na ta­vır koy­du­ğu ile­ri sü­rü­le­mez. Can­se­ver’in ti­yat­ro tü­rü­ne duy­du­ğu il­gi ve pra­tik uy­gu­la­ma da bu bağ­lam­da dü­şü­nü­le­bi­lir. O, ağır­lık­lı ola­rak, iş­çi, me­mur ve kü­çük es­na­fın düş­kün­leş­miş üye­le­ri­nin gün­de­lik dram­la­rı­nı an­lat­ma­yı, du­yum­sat­ma­yı is­te­yen bir tu­tu­ma sa­hip­tir. Şi­ir­le­ri­nin ki­şi­ler kad­ro­su da bu yar­gı­yı ka­nıt­la­yı­cı ni­te­lik­te­dir: Dö­küm­cü, gar­son, kürk ta­mir­ci­si, ce­na­ze kal­dı­rı­cı­sı, otel kâ­ti­bi, ge­ne­lev ka­dı­nı, öğ­ret­men, ol­ta­cı, fe­ner bek­çi­si, hiz­met­çi… Bu kad­ro için­de yer alan azın­lık­la­ra men­sup ki­şi­le­rin de “öte­ki­lik” so­ru­nuy­la il­gi­si gözden kaçırılmamalıdır.

 

Ya­pı­lan bir şey­dir şi­ir; yu­var­lak, kır­mı­zı, ge­niş

En ge­ni­şi en kır­mı­zı­sı o ezil­miş­ler ka­tın­da” di­ze­le­riy­le şi­ir­leş­tir­me yön­te­mi­ne de açık­lık ge­ti­ren Can­se­ver, sos­yo­lo­jik / ide­olo­jik bir ya­ban­cı­laş­ma so­ru­nu üze­rin­de dur­maz el­bet­te. Ya­ban­cı­laş­ma­nın zen­gin ve im­ge­sel bir be­tim­le­me­si­ni su­nar. Gün­de­lik dram­la­rın içinde çizilen ki­şi­le­ri, Ba­ude­la­ire’in sö­zü­nü et­ti­ği an­lam­da an­ti-kah­ra­man­lar­dır. Acıyı giyinmekten kaçınamayan bu insanlar, Cansever dışındaki şairler tarafından da bütün patolojik ve ayrıksı taraflarıyla işlenmeye başlanmıştır. Turgut Uyar, Ahmet Oktay, Gülten Akın, İsmet Özel gibi şairler acının farklı çehrelerine ışık tutan şiirler yazmış; aynı zamanda acının toplumsal ve dönemsel dışavurumlarına da tanıklık etmişlerdir. Ahmet Oktay “Söz Acıda Sınandı” başlığıyla bir kitap yayımlayacak, “acıyla uğraşacak yerlerimi yok ettim” diyen İsmet Özel’den sonra, Metin Altıok “Geceleri kanatırım kendimi” diyerek toplumsalda gezinen ve çoğalan acıyı bireyselin evine, içine yığarak konuşacaktır. Bir yerleşik yabancıdır o. Dünya ile teması aklî olmaktan çok ruhsaldır. Çok kullanılmış, tüketilmiş bir sözcük olan “çile” kendini yenileyerek onun şiirine yeniden sokulmuştur. “Altıok’un şiirinde insanın varlık sorunu, insanla insan arasındadır, Dostoyevski’de olduğu gibi. Ama o Camus’nün varoluşuna daha yakın durur.” diyor Mahmut Temizyürek. Camus; intiharı bir kurtuluş olarak, beyninde bir güvenlik siyanürü olarak taşır. Altıok şiirinin yaslandığı şey ise, toplumsal ve siyasal alanı da boşlamayan bir tür “çile”dir. Bitimsiz, süreğen bir şeydir bu; çünkü bir yönüyle tüm insanlığa, varoluşa, toplumsala yapışıktır. Nitekim Metin Altıok, kendi konumuyla da örtüşen güzel bir buluşla “Bir Acıya Kiracı” adını verecektir kitaplarından birine.

 

     60’lı yıllarla birlikte, dünyadaki gelişmelerle ilintili olarak, siyasal ve toplumsal hareketler büyük bir ivme kazanır. Bunun sonucunda tutuklanan, gözaltına alınan, işkence gören çok sayıda insanla karşılaşırız. Bu dönem şiirinde bu tür somut, fiziksel acılara yer verildiğini görürüz. 70 ve 80’li yıllarda çok sayıda örneğini gördüğümüz bu tür şiirlerin ilk ve etkili örneklerini verenlerden biri de Attila İlhan’dır. Onun, “Sana Ne Yaptılar” başlıklı şiiri sözü edilmesi gereken bir şiirdir. “İşkence” sözcüğü bu şiirde bir kez olsun geçmez; fakat bir genç kızın yaşadığı işkenceyi ve ondan sonraki hayatında meydana gelen inanılmaz değişikliği bu kadar etkili anlatan çok az şiir vardır:

 

     o sabah mı çıkmıştın bir gün önce mi

     bir bıçağın ağzında yürür gibiydin

     demirlerin soğukluğu soluk dudaklarında

     gözlerinde karanlığı dar hücrelerin

     seni görür görmez özgürlüğümden utandım

     söyle ne içersin çay mı kahve mi

     çok değişmişsin birden tanıyamadım

 

     saçların uzundu omuzlarına akardı

     gönlümüz şenlenirdi sarışınlığından

     onlar mı kestiler sen mi kısalttın

     gülerdin içimize aylar doğardı

     eski gülümsemeni beyhude aradım

     o sabah mı çıkmıştın bir gün önce mi

     çok değişmişsin birden tanıyamadım

 

     bir çay içer misin yoksa kahve mi

     kibritim yok demek cıgaraya başladın

     ellerin de titriyor bir şeyin mi var

     böyle bir kız değildin sen eskiden

     sana ne yaptılar sana ne yaptılar

     kirpiklerin ıslanıyor durup dururken

     o sabah mı çıkmıştın bir gün önce mi

     çok değişmişsin birden tanıyamadım

 

 

KAYNAKÇA

 

Ahmet Hamdi Tanpınar, XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, YKY, İstanbul 2007.

Mehmet Kaplan, Şiir Tahlilleri, Dergâh Yayınları, İstanbul 1988.

Ahmet Oktay, Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı 1923 – 1950, Kültür Bakanlığı Yayınları,  

Ankara 1993.

Kenan Akyüz, Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri, İnkılap Kitabevi, İstanbul 1990.

Turgut Uyar, Bir Şiirden, Ada Yayınları, İstanbul 1982.

Memet Fuat, Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi, Adam Yayınları, İstanbul 1998.

Ebubekir Eroğlu, Modern Türk Şiirinin Doğası, YKY, İstanbul 1993.

Mahmut Temizyürek, Boşluktan Doğan, Kanat Yayınları, İstanbul 2007.

 

NOT: Bu yazı, Hece dergisinin Ekim 2009 sayısında yayımlanmıştır.

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

30/9/2009 · Kategori: ali emre yazilari

ALİ EMRE / YENİ TÜRK ŞİİRİNDE AŞKIN HÂLLERİ


     Türkçe şiirde -başından beri- bütüncül, somut ve gündelik hayattaki gerçekliğe yeterince tekabül eden bir aşk algısı yoktur.

     Sadece divan şiirinde değil, tekke ve hatta birkaç örnek dışında genel halk şiirinde de durum böyledir. İsmi var, cismi yok bir şeydir adeta aşk. “Sevgilinin anlatımı”nda da durum pek farklı değildir. İdealize edilmiş, gerçeklikten büyük ölçüde soyutlanmış ya da kalıplaşmış algı ve ifadelerin içinde dönenen bir aşk ve sevgiliyle karşılaşırız daima. Hem dinî bir nitelik taşımayan eserler hem de tasavvufî metinler, idealize edilmiş bir aşk ve sevgiliyi dile getirmek için asırlarca kullanılan mecaz ve imgelerle doludur. Edebî algıyı ve anlatımı zapturapt altına alan kaideler ve mazmunlar, şaire fazla bir özgürlük alanı bırakmamıştır. Gizemciliği asla boşlamayan; çoğul yorumlara açık imge, simge ve mecazlarla yazan şairler, sevgiliyi betimlemeye değil, onun gerçek kimliğini örtmeye çalışmışlardır bu yüzden. Aşkın gerçek doğası bir belirsizlik içindedir ve bu da hem beşerî hem de tasavvufî bir okuyuşu mümkün kılmıştır. Sevgilinin açık bir cinsel kimliği olmadığı için, ilginçtir ki kadın şairler de onu olduğu gibi kullanmışlardır; şiirlerinin biçim ve içerik yönünden erkek edebiyatından ayrılan bir tarafları olmamıştır. 1

     Tanzimat’la birlikte edebiyatın çehresinin de genel olarak değiştiğini biliyoruz. Bu süreçte aşk olgusu önceleri, düzyazıda ve tiyatroda kısmen bir yer edinmesine rağmen, şiirde hissedilebilir bir ağırlık ve görünürlük kazanamadı. Birinci dönem Tanzimat sanatçılarında aşk, şiirin ikincil teması olarak bile gündeme gelemedi. Klişelerden ve gizemcilikten kurtulamayan geleneksel edebiyattaki yerini dahi koruyamadı. İlginçtir ki bu dönemde aşkı yeni –en azından farklı- bir anlayışla merkeze alan bir tek şiire bile rastlanmamaktadır.

     Bu durum, her şeyden çok, edebiyatçıların kendilerine yeni bir rol ve misyon yüklemelerinden, siyasal duruşun baskınlığından kaynaklanıyordu. Türkçe şiirin sözlüğüne “hürriyet, adalet, müsavat, vatan, kavga” gibi yeni ve genelde başka bir dünya ile bağlantılı sözcükler, kavramlar girmişti bu dönemde. Edebiyat, sosyal bir amaç eşliğinde biçimlenmiş; şiirin evleği, söz dağarı, derdi, iletisi ciddi bir değişime maruz kalmıştı. Bunun yanı sıra bu şairler, yeni bir aşk algısı yaratabilecek yaşantıya da, toplumsal düzleme de, şiirsel malzemeye de sahip değildiler.

     Tanzimatın ikinci dönem sanatçıları; Batı edebiyatıyla temasın güçlenmesi, dönemin siyasal koşulları ve bireysel eğilimleri / yatkınlıkları gibi nedenlerle ister istemez yeni arayış ve yönelişlerin içinde buldular kendilerini. İlk dönem sanatçılarından belli endişeler eşliğinde ayrışarak, edebiyatın rolünü yeniden değerlendirmek zorunda kaldılar. Hâmid ve Ekrem; siyasetten uzak durarak daha kişisel, daha özel ve yer yer itirafçı sayılabilecek bir anlayışın örneklerini verdiler. Osmanlı şiirinin yenileşip çağdaşlaşmasında onların önemli bir etkisi ve katkısı oldu.

     Bu dönem şiirinde yeni bir sevginin, yeni bir psikolojinin, özetle yeni bir insan tipinin öne çıktığına tanık olmaktayız. Abdülhak Hâmid, bir tiyatro eseri olan Duhter-i Hindû’da bu yönelişin ilk ipuçlarını vermekteydi. Onun yanı başında Recaizade Mahmud Ekrem, Chateaubriand’ın Atala adlı eserini önce Türkçeye aktarmak suretiyle saf bir aşk, ümitsiz bir ihtiras ve bir tabiat görüşünü Türkçeye getirmiş oldu. Sonra onu bizzat tiyatroya çevirerek konuşturmaya çalıştı. Böylece, Tanpınar’ın belirlemesiyle, “yeni şairanenin bir nevi repertuvarını hazırlamış oldu”.

     Bu dönemde sadece “kadın” veya “genç kız” edebiyata girmekle kalmamış, sevgi yahut aşk denen şeyin algılanış ve anlatılışı da değişmeye başlamıştı. Aşka bakış; bir soyutlama eşliğinde, geleneğin hazır malzemesi ile ve aynı zamanda zihnî şartlanmışlıkla bütünleşen bir psikolojik yatkınlıkla yapılan bir oyun olmaktan çıkmaktaydı. Eski lirik şiir, son çözümlemede, Allah ve padişahın özel hayata geçmiş bir benzeri idi. En dünyevî olduğu zamanlarda bile en azından ikincisinin etrafındaki merasim ve teşrifatla konuşmaktaydı. Ya bireyin inkârına yol açan ve yükseltici bir terbiye ile nefse yüklenen bir boyutu vardı ya da çoğu kafiye şakası olan ve bazen müstehcene kadar giden sıradan çapkınlık ve arzu ile görünürlük kazanıyordu. Tanzimat’ın ikinci döneminden itibaren, idealize edilmiş hatta ilahî aşka tevcih edilmiş yaklaşımların yerini bedensel güzellikle ilgilenen bir yöneliş almaya başladı. Doğulu ve geleneksel anlayış, yerini yavaş yavaş Batılı bir sanat anlayışına bırakmaktaydı. Batılı romantikleri taklit ederek değişim gösteren yeni şiir algısı ilk örneklerini, duyguların diline en kolay yer verilebilen manzum tiyatrolarda vermeye başladı. Kısa zamanda lirik şiirin sözlüğü de edası da mahiyeti de değişti. Eski coşkunluğun asıl ifade zamiri olan “biz”in yerini zamanla “ben” aldı. Yeni bir birey algısı oluştu. Genel ve muğlâk seslenişler azaldı; öznel, itirafçı, bireysel deneyimlerinden beslenen söyleyişler öne çıktı. Şiir, yeni keşiflere ve anlatım olanaklarına ulaşmak için acele ediyordu artık.

     Recaizade Mahmud Ekrem, bu ortamda şiirlerinden çok, biraz da genç sanatçıları düşünerek kaleme aldığı kuramsal yazılarıyla etkili oldu. 1879’da yayımlanan Talim-i Edebiyat’ta, güzellik kaynağının sadece doğa olmadığını, bu alanda şair ve yazarların en önemli ilham kaynağının “kadınlar” olduğunu söylemekteydi. Kadının bedeni ve güzelliği, o döneme kadar görülmemiş bir şekilde, şiirde önemli bir konu hâline geldi. Edebiyat-ı Cedide (1896 – 1901) ve Fecr-i Âti (1909) topluluklarında yer alan şairler, bu tür şiirler yazdılar. Dönemin önemli şairlerinden Tevfik Fikret’in “Seninle”, “İlelebed”, “Sen Olmasan”, “Leyli Veda”, “Bir Ömr-i Muhayyel”, “Birlikte”, “Bir Hicrân-ı Muvakkatten Sonra” başlıklı şiirleri bu bağlamda anılabilir. Bu şiirlerin temel özelliği, derinlik değil bir zarafet taşımalarıdır. Cenap Şahabettin’de ise aşk bazen çok duygulu hatta romantik (Son Arzu); bazen de çok maddî hatta şehvetlidir (Don Juan). Onun şiirlerinde kadının, bazen çok idealize edilmesine karşılık bazen de sadece bir zevk vasıtası sayıldığı görülür.

     Ahmet Haşim ise, kendisini ömrü boyunca bırakmayacak olan realiteden kaçış ve içe çekiliş içinde yer verir aşka ve kadına. Kimi örneklerde hasta bir hassasiyetle bütünleşen bu tür şiirlerde şair, yaşanan hayattan uzak ve tamamıyla hayalî bir âleme sığınma arzusu içinde arar aşkı. İmgelem ve düş, onun şiirin iki kımıldatıcısıdır. Aşk; güzelliği, huzuru, esenliği nerdeyse hiç çağrıştırmaz onun şiirinde. “Yârin dudağından getirilmiş bir katre alev”dir aşk, güzel ve gümrah bir ırmağa değil “âteş gibi bir nehr”e götürür bizi daima; acıya ve onmaz yaralara:

 

     Âteş gibi bir nehr akıyordu

     Rûhumla o rûhun arasından,

     Bahsetti derinden ona hâlim

     Aşkın bu onulmaz yarasından.

 

     Gerçeklikten kaçarak hayalinin yarattığı ve incitici her türlü ögeden uzaklaşmak istediği düşsel bir âlemde yaşayan şairin sevebileceği kadınlar da bu âlemin özelliklerine uygun vasıfta, hayalî kişilerdir. Tek başına O Belde şiiri bile, bu özellikleri bütün yönleriyle temsil gücüne sahip bir şiir olarak okunabilir.

     Millî edebiyat anlayışının baskın olduğu kişi ve çevrelerde, aşkın algılanması ve anlatılmasında çok ciddi bir değişiklik görülmez. Bireyci yaklaşımın yine ağırlıkta olduğu bu dönemde farklı olarak daha sade ve basit bir anlatım öne çıkmış; Anadolu hissiyatı ve köye yönelişin bu eksende ilk izleri de görülmeye başlanmıştır.

     Cumhuriyet dönemi şiirinde aşka yaklaşım çeşitlenir. Bu konu, insan gerçekliğinin ve gündelik hayatın bütün ayrıntılarıyla buluşmaya başlar. Ancak bu çeşitliliğe geçişte, Cumhuriyet döneminde etkileri devam eden Ahmet Haşim’e, özellikle de Yahya Kemal’e ve Beş Hececiler’e göz atmak gerekmektedir.

     Şiire aşkla başladığını belirtir Yahya Kemal. İlk şiirini, mahallelerinde oturan Redife adlı biri için türkü güftesi olarak yazdığını söylemektedir. Tarihsel bir katmana sahip olduğu kadar güncel bir yönü de olan Yahya Kemal şiiri; içerdiği birbirinden farklı arayış, merhale ve sorunsala rağmen aşk temine daima ağırlıklı bir yer vermiştir. Bu hem cismanî hem de tasavvufî yönleri olan bir aşk algısıdır.

     Laurent Mignon’un belirttiği gibi, Yahya Kemal’in şiirlerinin çoğuna tarih vermek zor olduğundan, onların –eğer böyle bir şey söz konusu ise- kimler için ve ne zaman yazıldığını belirlemek de pek mümkün değildir. Üstelik özel yazılarında da sevdiği kadınlar hakkında pek bilgi bulunmamaktadır. Bu şiirlerin tecrübeye dayandığını iddia edenler olsa da böyle kesinlemeci ve sınırlayıcı belirlemelere hem şairin cerbezeli biyografisi hem de şiirin oluşum süreci açısından şüpheyle yaklaşmak gerekir. Nitekim aşkı ve kadını –sözgelimi cânân gibi genellemeye elverişli bir kelimeyle- simgeleştirerek dillendiren şiirleri de vardır Yahya Kemal’in. Erenköyü’nde Bahar başlıklı şiirin ilk bölümü bu açıklamaya örnek olarak okunabilir:

 

     Cânan aramızda bir adındı,

     Şirin gibi hüsnü âne unvan,

     Bir sâhile hem şerefti hem şan

     Çok kere hayâlimizde cânân

     Bir şi’ri hatırlatan kadındı

 

     Endülüs’te Raks, Karnaval ve Dönüş, Madrit’te Kahvehane gibi şiirleri dışarıda tutulursa Yahya Kemal’in –ömrünün büyük bir bölümünü yurt dışında geçirmesine rağmen- aşk konulu şiirlerinin de İstanbul miti ve özlemiyle örtüştüğü görülür. Mignon; Yahya Kemal tarafından aşkın mekânları olarak seçilen bütün semtlerin, Rum olsun Müslüman olsun, ortak özelliğinin Osmanlı yönetici sınıfı ile bağlantılı, sayfiye yerleri olduğunu söylemektedir. Aşk, sınıfsal açıdan bir sınırlılığa hapsolmuş; belli bir toplumsal kesim ile özdeşleştirilerek işlenmiştir. Sıradan insanlar, yoksullar, küçük memurlar, öğrenciler, işçiler bu şiirde kendilerine yer bulamaz. Pierre Loti gibi, eski günlerin ihtişamını hatırlatan seçkinci bir tutuma sahiptir. Onun İstanbul’u. Osmanlı kimliğine bürünmüş, aynı zamanda yeni kurulan cumhuriyetin değerlerine de ters düşmüş bir şehirdir.

     Yahya Kemal’i her şeye rağmen bir tutarlılık olarak görmek gerektiğini belirten Turgut Uyar’a katılmayarak, aşk konusunda şairin çoğu kez bir bölünme, çatışma, ikilem yaşadığını, kendi içinde çelişkiye düştüğünü iddia edebiliriz. 1922’de yayımlanan Ezansız Semtler adlı yazısında Şişli, Moda, Kadıköy gibi semtlerin Türklüğünden kuşku duyduğunu, zira bu semtlerde minarelerin görülmediğini, ezanın duyulmadığını, Ramazan ve kandil günlerinin hissedilmediğini söyler şair. Türk Müslüman ailelerinin bu tür semtlerde yerleşmelerinin çocuklarının millî kimlik arayışlarında zararlı olacağını düşündüğünü açıkça dile getirir. Oysa aşk şiirlerinin çoğunda, bu ve benzeri yerlerdeki güzellikleri, anıları, sevgileri yüceltecektir. Diğer taraftan sevgili de mekân gibi seçkindir, göz alıcıdır, görkemlidir. Asla sıradan kızlara, kadınlara, güzellere değinmez Yahya Kemal. Sıradanlığın şiir konusu olmasına baştan beri karşıdır zaten. O yüzden bir ev kadını olamaz onun sevgilileri, bir emekçi, bir köylü kızı olamaz. Rahat, varlıklı ve aylaktır onun kadınları. Aşkını herkesin içinde söyleyebilen kişilerdir, âşığı ile şarap içebilen, gezip tozan, ona şuh bakışlar yöneltebilen, şehvetli, mutantan, hayat mücadelesinden uzak, etken kişilerdir hepsi.

     Anlatıcı, Divan şiirindeki anlatıcıyı andırır Yahya Kemal’in aşk şiirlerinde. Umutsuz, hüzünlü ve muzdariptir yani. Fakat, eskisinden farklı yanı; sevgili ile vuslat beklentisinden kaynaklanan acı değildir. “Visal” geçmişte kalmıştır Yahya Kemal’de; hüzün ve acı veren şey o günlere dönme imkânının olmamasıdır. Aşk, hatıralarla bütünleşmiştir. Belki de bu yüzden hep hayal ve rüyaya sokulan benzetmeler yer alır şiirlerinde. Şiirlerinin çoğunda geçer bu sözcükler. Kayıp bir aşkın sözcükleri.

     Tensel aşkı da dışlamaz Yahya Kemal. Hatta Türkçe şiirde o zamana kadar pek rastlanmamış bir şekilde cinselliğe, kösnüllüğe, şehvete de yer verir. Geniş zaman anlatımıyla yazılan Vuslat başlıklı şiirde yer alan “Bir uykuyu cânânla beraber uyuyanlar / Ömrün bütün ikbalini vuslatta duyanlar” dizelerinde tensel aşka vurgu belirgindir. Gövdeyi, gövdenin deneyimini, cismanî aşkı dile getiren dizelerle ilerler şiir:

 

     Kanmaz en uzun bûseye, öptükçe susuzdur

     Zirâ susatan zevk o dudaklardaki tuzdur.

     İnsan ne yaratmışsa, yaratmıştır o tuzdan,

     Bir sır gibidir az çok ilâh olduğumuzdan.

 

     Rıza Tevfik’in belirttiği gibi, Lâle Devri şenlikleriyle günlerini geçiren şehvetperest ve pürheves bir bizantinizmin mahmur bir Dionysos neşesini sezmek mümkündür bu tür şiirlerde. Şair, mizacına ve yaşam biçimine de uygun düşen bu neşeyi ve hazzı anlatırken karşımıza zaman zaman Nedim’in silueti çıkmaktadır. Nitekim Divan şiirinde de ağırlıklı bir yeri olan ve “zahid” tipinin karşısına çıkarılan rind sözcüğü de Yahya Kemal şiirinin olmazsa olmazlarından biri olarak görülmektedir. Onun bireysel masalı, büyük ölçüde bu rind kelimesinin etrafında şekillenmektedir. 2

     Milli edebiyat çizgisini bir adım ileri götüren ve bir dönem epeyce ses getiren Beş Hececiler, aruzla “seni seviyorum” demenin bile mümkün olmadığını söyleyerek yönelirler hece şiirine. İlk kez, İsmail Habip Sevük’ün adlandırdığı bu öbeklenmede yer alan şairler (Orhan Seyfi, Faruk Nafiz, Halit Fahri, Enis Behiç ve Yusuf Ziya) aşk konusuna, halk şiirindeki yerine vurgu yaparak ağırlık verirler. Onların şiirlerindeki sevgili, kesinlikle beşerîdir. O kadar ki Yusuf Ziya 1919’da yazdığı Aşk Yaratılırken adlı şiirinde, tam anlamıyla şirkle dolu dizelere yer verir. Şiirin sonlarında Yaradan insanlığa seslenir ve güzel bir kıza tapmanın kendisine tapmakla eşdeğer olduğunu dile getirir. Benzer biçimde Faruk Nafiz de Firari adlı şiirinde, sevgilisinin küfrü ve inancının kutsal olduğunu söyleyecek; İslamî kabul ve geleneklerin dışına çıkmakta tereddüt etmeyecektir. Enis Behiç’in, fetişizme ve sapıklığa kadar varan şiirleri de bu konuda akla getirilmelidir. Türkçe şiirde cinsel arzunun ilk kez bu kadar açık biçimde, bu şairler marifetiyle dile getirildiği söylenebilir.

     Beş Hececiler, aşkı ve cinselliği daha gerçekçi biçimde işleyen şiirler yazmış, dahası şiiri bu konuda İstanbul’dan Anadolu’ya taşımada eskiye kıyasla başarılı olmuşlardır. İlginçtir ki kadına, güzelliğe, aşka bakış onların şiirlerinde, kente ve kırsal kesime göre farklılık göstermektedir. Laurent Mignon’un Aşkı Hecelemek yazısında, bu konuyla ilgili olarak yaptığı saptamaları önemlidir: “Cinselliğin köy şiirlerinde değil de şehir şiirlerinde anlatılmasının özel bir anlamı vardır. Köyde aşk bir ulusal ülküyü temsil etmektedir; şehirde ise belli bir çevrenin, daha çok burjuvazinin, ahlâkı bozuk, ulusal olmayan maddi hayatını. … Yüzeysel batılılaşma ve şehvet, şehir ile özdeşleştirilir. Fakat şiirlerde ahlâkî bakımdan sevgililerin davranışları yadırganmaz. … Anadolu’nun kucaklaması, şehirli sevgilininki gibi kösnül ve cinsel değil, bir annenin kucaklaması gibidir ve anlatıcı, orada özüne döndüğünü hissettiği için rahatlar.”

     Beş Hececiler, I. Dünya ve Kurtuluş Savaşı yıllarında yazdıkları savaş ve kahramanlık merkezli şiirlerinde de aşka, sevgiliye yer verirler. Fakat savaşın kötülüğünden, yıkımından, sıkıntılarından söz etmezler hiç. Batı’da örneklerini gördüğümüz savaş karşıtı şiirlere hiç rastlanmaz onlarda zaten. Güzel çoban asker olup cepheye koşmuştur artık. Yavuklusu ise onca yokluk içinde yiğidini anmakla, aşkını yüreğinde büyütmekle geçirir vaktini.

     Şiirin hem bireysel duygu açıklamaları hem de farklı insan manzaraları eşliğinde, karşıtlıkları, yüceliş ve zaafları, bütüncül gerçekliğiyle aşkın zengin dünyasına sokulmasında Nazım Hikmet önemli bir isim olmuştur kuşkusuz.   

     Romantik bir sosyalisttir Nazım Hikmet. Şiirlerinde sevdiği kadınlara, aşklarına, duygusal eğilimlerine de yer vermiştir. Nüzhet, Pirâye, Münevver ve Vera ile aşkları ve evlilikleri de okurların ilgisini çekmiştir. Yaşına ve yaşadıklarına bağlı olarak aşkla ilgili anlatımlarında da belli vurgular öne çıkar. Bunların en belirgin olanı, kişiye özel aşkla insanlık aşkı arasında paralellikler kuranıdır ki bu yaklaşım, şiirde bir yenilik olarak kabul edilebilir. Aşka ağırlık verdiği şiirlerinde hayatın sıradan özelliklerine yer verir Nazım Hikmet. Ayrıca cinsel arzunun aşktan bağımsız olduğunu kabul eder. Aşk ile toplumsal dayanışma arasında bir ilişki olduğunu dile getirir. 1930’da yayımladığı Kerem Gibi şiirinde bu yaklaşım belirginlik kazanmaya başlar. Bu şiirde Kerem’in amacı, ilâhi aşka yönelmek değil, halkla birleşmektir. Siyasal etkinlikle aşk konusu, daha önce Jokond ile Si-Ya-U başlıklı şiirde de gündeme gelmiştir. Şiir, Leonardo da Vinci’nin ünlü resmi Jokond (yahut Mona Lisa) ile Çinli sosyalist öğrenci Si-Ya-U’nun aşklarını anlatır. 1932’de yayımlanan Benerci Kendini Niçin Öldürdü adlı eserinde de yine Avrupalı bir kadın Asyalı bir devrimciye âşık olur.

     Nazım Hikmet’in kimi şiirlerinde, aşk ile savunulup bağlanılan dünya görüşünün çeliştiği, çatıştığı da görülür. Âşık olunan kadın, erkeğini durdurmak ister; fakat o bunlara kulak asmaz. Devrimciliği, sıradan bir aşk ilişkisi ile birlikte yürütmenin ne kadar zor olduğunu -kendi deneyimlerini göz önünde bulundurarak da- iyi bilir Nazım Hikmet. Aşk iyidir, yararlıdır, gerekli ve doğaldır; fakat sevgili çoğu kez kötüdür, anlayışsızdır, engelleyicidir. Nazım Hikmet, kadını aşktan bağımsız anlattığı şiirlerinde daha gerçekçi, nesnel ve tümel bir anlatıma ulaşır.

     Kendisine ait bir yol tutturarak hece şiirini yaşadığı dönemde doruğuna çıkaran Necip Fazıl’ın aşk ve kadın konulu şiirleri iki aşamada incelenebilir. Şair gençlik yıllarında yazdığı bu konudaki bazı şiirlerini sonraları yeni dünya görüşüne bağlı olarak eserlerinden çıkarmış, onlara değer vermediğini söylemiştir. Bu ilk şiirlerde gençlik çağının etkileri bulunmaktadır. Form bakımından halk şiirini çağrıştıran bu şiirlerin bazıları, içerik ve estetik bakımından belli bir düzeye ulaşmış görünmemektedir. Bazılarında da cinsel istekler, kadına duyulan arzular yansıtılmaktadır. Şairin aşk ve kadın konulu diğer şiirlerinde ise bir bekleyiş ve özlem havası hâkimdir. Bu durum birçok şiirin adında da kendini göstermektedir. Sözgelimi Beklenen başlıklı şiirde yer alan şu dizeler ciddi bir şöhrete de sahiptir:

 

     Ne hasta bekler sabahı

     Ne taze ölüyü mezar

     Ne de şeytan, bir günahı

     Seni beklediğim kadar

 

     Necip Fazıl, yer yer Baudelaire’i de çağrıştıran bir eda ile yazdığı yalnızlık, hafakan, sıkıntı, arayış temalı şiirlerinde de aşka ve kadına yer verir. Kaldırımların bu kara sevdalı eşi, daha sonraları tasavvuf edebiyatını çağdaş şiirin olanaklarıyla yeniden yorumlayan bir tutuma sahip olmuştur:

 

     Bir işaret, bir misâl;

     Ayrılık remzi visâl…

     Allah’a yol bir timsâl;

                                         Kadın…

 

     Cumhuriyet döneminde, aşk ve kadın konusuna yaklaşımda Garip şairleriyle temsil edilen farklılaşmaya da değinmek gerekmektedir. Orhan Veli, Oktay Rifat ve Melih Cevdet’in ilk ve en önemli özelliği, şairaneliğe karşı açtıkları savaştır. Aşk ve kadın konulu şiirlerde de görülen bu tutum, aslında Yahya Kemal’e de, Nazım Hikmet’e de, memleketçilere de, Necip Fazıl ve diğer hececilere de bir tepkiyi içkindir. Aynı zamanda şiire uzak düşmüş kişileri getirmişlerdir şiire. Fakat bu küçüklüğü alabildiğine abartmış, zamanla espriye, vasat bir mizaha kadar gitmiş; hatta şiir dışına düşen bir şematizm içinde dönenmeye başlamışlardır.

     Garip şairlerinin aşka ve sevgiliye yaklaşımları kendi şiir serüvenlerinde de çeşitli farklılıklar gösterir. Bu durum, kendi yaşantılarının seyri kadar anlattıkları toplum kesimleriyle de ilintilidir elbette. Diğer taraftan, özenilen ve özlem duyulan aşkı şiirin tahtından indirenler de onlardır. O kadar ki Orhan Veli, aşktan söz eden şiirlerini iş olsun diye yazdığını açıkça itiraf eder. Hepsi de ilk dönemlerde, aşktan çok aşkın etkilerini anlatırlar, aşka yol açan durum ve ortamlardan söz ederler. Aşkın, şairlikleri üzerindeki etkilerinden söz etmeleri de bir yenilik sayılabilir. Düşünceli ve uykusuz bir hâle düşmelerinden, çok sevdikleri salatayı bile yiyemez hâle geldiklerinden söz ederler. Zaten fakirlerin, aşk için ayırabilecekleri öyle uzun zamanları da yoktur. Evlilik hayalleri kuran genç kızlar, aşktan çok sınıf atlama hayali ile yanıp tutuşurlar. Bütün bunlar, son kertede, aşkın sıradanlaşmasının, garipleşmesinin bir göstergesi ve gereğidir. İlginçtir ki bütün sorunlarına, hafifliklerine hatta çirkinliklerine rağmen bu şiir büyük bir etki alanı oluşturmuş; aynı zamanda, kendilerinden önceki onca kişiye ve örneğe rağmen, serbest ve yerli şiiri onların getirdiği gibi bir genel kabul bile oluşmuştur. 3

 

 

DİPNOTLAR:

 

1 Bir kırılma, farklılaşma dönemi sayılan Lale Devri’nde yaşayan, daha cesur ve kışkırtıcı dizeler yazabilen Nedim’in şiirlerinde bile aşk karşılıksızdı ve şair mutsuzca sevgili ile birleşmeye, visale hasret çekiyordu. Divan geleneğinin yenilikçi ve belki de ön önemli eseri olan Şeyh Galib’in Hüsn ü Aşk adlı mesnevisinde de aşkın yeni bir anlayışı, yeni bir tanımı verilmiyordu ve Şeyh Galib de var olan imge, simge ve mecazları devam ettiriyordu. (Laurent Mignon, Çağdaş Türk Şiirinde Aşk, Âşıklar, Mekânlar, s. 14)

 

2 Rind sözcüğünü, çevresinde kümelenen aşk, alkol, ölüm ve şehvet temaları ile birlikte düşünmesi ya da onları rindlik kavramına eklemleyerek kullanması, tasavvuf düşüncesinin Batılı kaynaklarla temasa gelebilmesine de olanak vermektedir. (Ahmet Oktay, Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı 1923 – 1950, KBY, Ankara 1993, s. 423.)

 

3 Turgut Uyar, Ohan Veli’den hareketle bu etki hakkında şunları söylemektedir: “Bütün bunların yanı sıra, şiiri geniş kitlelere yayması, şiirin insan hayatındaki yerini yeniden ortaya koyması, Türk şiirine Nâzım’ın bile getirmediği büyük sentaks imkânını getirmesi saygıyla anılacaktır. Çünkü bir şair, daha çok etkiledikleriyle vardır, onlarla yerini alır, değerini bulur. (Turgut Uyar, Bir Şiirden, Ada Yayınları, İstanbul 1982, s. 118.)

 

 

KAYNAKÇA:

 

1 Ahmet Hamdi Tanpınar, XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, YKY, İstanbul 2007.

2 Laurent Mignon, Çağdaş Türk Şiirinde Aşk, Âşıklar, Mekânlar, Hece Yayınları, Ankara    

   2002.

3 Victoria R. Holbrook, Aşkın Okunmaz Kıyıları, Çev. Erol Köroğlu – Engin Kılıç, İletişim

   Yayınları, İstanbul 1998.

4 Türk Şiirinde Aşk ve Kadın, Özlem Yayınları, İstanbul 1978.

5 Beşir Ayvazoğlu, Aşk Estetiği, Ötüken Yayınları, İstanbul 1999.

6 Kenan Akyüz, Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri, İnkılâp Kitabevi, İstanbul 1990.

7 Ahmet Oktay, Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı 1923 – 1950, KBY, Ankara 1993.

8 İnci Asena, Aşk Şiirleri, Adam Yayınları, İstanbul 1997.

9 Memet Fuat, Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi, Adam Yayınları, İstanbul 1998.

10 Metin Celal, Türk Edebiyatından Aşk Şiirleri, Alfa Yayınları, İstanbul 2001.

11 Cemal Süreya, 100 Aşk Şiiri, Gerçek Yayınları, İstanbul 1967.

12 Bedihan Aksöz, Kadın Şairler Antolojisi, Ayyıldız Yayınları, Ankara 1994.

13 Mehmet Kaplan, Şiir Tahlilleri 1, Dergâh Yayınları, İstanbul 1998.

14 Turgut Uyar, Bir Şiirden, Ada Yayınları, İstanbul 1982.

15 Octavio Paz, Çifte Alev, Çev. Tomris Uyar, Okuyan Us Yayınları, 2002.

16 Ebubekir Eroğlu, Modern Türk Şiirinin Doğası, YKY, İstanbul 1993.

 

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

2/8/2009 · Kategori: ali emre yazilari

ALİ EMRE / KABAHATLER KANUNU

     Furkan Çalışkan, 1983 doğumlu bir şair. Dergâh, Kırklar ve Derkenar gibi dergilerde yazan Çalışkan, geçtiğimiz günlerde Kabahatler Kanunu adını taşıyan ilk şiir kitabını yayımladı.

     80 sayfadan oluşan kitapta 24 şiir yer alıyor.

     Çalışkan, son yıllarda yazıp yayımladığı şiirleri almış bu kitabına. Kitap bölümlere ayrılmamış; tek bölüm. Ses ve biçem yönünden birbirleriyle uyum ve akrabalık taşıyan, takip mesafesi de yakın olan şiirler bunlar.

     Temel sorunsalı modernizm karşıtlığı gibi görünen bu şiirler yazılırken, yapı sorunu üzerinde de epeyce düşünüldüğü belli. Birçok şiirde olgun, oturmuş bir ses var. Biçimsel özellikler, inceden inceye elekten geçirilmiş.

     Genelde kısa şiirler yer alıyor kitapta. Şiir başlıkları iyi düşünülmüş. Çoğu; kuvvetli olması ve şiiri sürüklemesi için üzerinde özellikle çalışılmış parlak dizelerle başlayan şiirlerle karşılaşıyor okuyucu.

     Dil bilgisi ve bilinci yüksek bir şair Furkan Çalışkan. Bu, genç bir şair için çok olumlu, çok önemli bir özellik. Türkçe bilmeden şiirde çığır açmaya yeltenen genç şairlerle doldu yanımız yöremiz şimdilerde. Dize kuramayan, yazdıkları anlatım bozukluğundan geçilmeyen, kompozisyondan haberdar bile olmayan gençler cirit atıyor her yerde. Şiirinin içeriğini, anlam evleğini zamanla daha da güçlendirip zenginleştirdiğinde bu özelliğinin ona çok yönlü katkıları olacaktır kuşkusuz.

     Son çözümlemede imgeye dayalı, daha doğrusu imgeyi boşlamayan bir şiiri var Çalışkan’ın. İkinci Yeni şiirini, 80 ve 90’ların birikimini bu bağlamda – göz atmanın ötesinde – dikkatli bakışlarla taradığı, irdelediği söylenebilir. Bu şiir havzalarının etkisine tamamen kapılmak istemediği de belli oluyor. Yer yer, Turgut Uyar ve İsmet Özel şiiriyle bir akrabalık taşıdığı; bazen şiiri kurmada ve bir sese ulaşmada sözgelimi İbrahim Tenekeci’yi anımsattığı iddia edilebilir. Ancak başka şiir çizgilerini çoğaltmaktan ve klişeye kapılmaktan uzak durmak için çaba sarf ettiği de anlaşılıyor.

     Birçok genç şairde, birçok ilk kitapta görüldüğü üzere anlatıma fazla abanan, şiirin söyleniş ve kurgusunu fazla önemseyip içeriği ister istemez ikinci plana iten bir yaklaşım, Kabahatler Kanunu’nda da kendini bir ölçüde hissettiriyor. Bu, sadece genç şairlerde görülen ya da yalnızca Türkçe yazılan şiiri ilgilendiren bir durum da değil aslında. Hepimizi etkileyen, yanıltan, yönlendiren genel bir insanlık marazıyla ilintili bir şey sonuçta. Modern algılama ve yaşama biçiminin; insanı körelten, sığlaştıran, körleştiren çok sayıda olumsuzluğu içkin olduğu sıklıkla söylenen ve gözlemlenebilen bir durum. Şiir de bu bağlamdaki olumsuzluklardan önemli ölçüde etkileniyor kuşkusuz. Genç şairlerin birçoğu hayata ve insan gerçekliğine hiç değmeyen, hiçbir insani öz ve sıcaklık taşımayan dizeler karalayıp duruyorlar. Ne anlamlı bir acı ve hüzün aktarımı, ne felsefi ya da ruhsal bir derinlik, ne bir aranış ve direniş çıngısı, ne de bireysel bir çığlık ya da güzellik yumağı… Kimi dergiler de öyle. Kolayca söz oyunlarına, gerekçesi ve iletisi olmayan biçim denemelerine, ışıltılı gibi görünse de hiçbir söyle(ye)meyen zekâ gösterilerine eviriliyor yazılan şiirlerin çoğu. Neden? Doğru dürüst hiçbir şey yaşamıyor çünkü bu şiir heveslileri. Hiçbir şey üzerinde derinlemesine düşünmüyorlar. Dertleri de dillendirdikleri de sığ, günübirlik, güdük.

     Furkan Çalışkan, günümüz şiirini çevreleyen bu handikabı aşabilecek bir duruşa, yeteneğe, bilince sahip kanımca. Bundan sonraki çalışmalarında bu durumu dikkate alacağını umuyorum ben. Şiirin bu genel sorunları üzerinde kafa yormaya devam ettiğinde, sahip olduğu diğer güzel nitelikler onun şiirini kolayca ayağa kaldıracak ve akranlarına göre daha başarılı metinler ortaya koyacaktır.

     Kabahatler Kanunu; söyleyişi öne geçirdiği, daha işin başında özgün bir şiir dili kurmayı öncelediği için hep bu eksende disipline edilmiş şiirlerle açımlanan bir kitap. Bu, anlaşılabilir bir yaklaşım olmakla birlikte zaman zaman parçacılığa, imgeciliğe, kopukluğa yol açıyor sonuçta. Anlatımı şiirin biricik / birincil ekseni olarak düşünmek, hayata yeterince sokulmayı farkında olmadan engelliyor; onu şiir ekseninde özümseyip dönüştürmeyi dışarıda bırakmaya başlıyor. Şiirin iç dengelerini bozan bu tutum, yazma esnasında sık sık benzetme ve eğretilemelerin kapısını çalmaya yelteniyor. Neredeyse her şiirde bir(çok) benzetmeye rastlayabiliyorsunuz Kabahatler Kanunu’nda:

 

     “Şairin suçu! Bir resimde gibi olmanın endişesi” (s. 7)

     “Çığırından çıkmış bir atlıkarıncaydık rabbim” (s. 11)

     “Aldığım gömleği giymemiş gibi güzelken sen” (s. 16)

     “Zamanında güzel bir kadınmış gibi / Batıyor güneş, ıstıraplı ve olağan” (s. 20)

     “Adaletin yerini bulması gibi sev beni” (s. 22)

     “Sözler tellere takılan kazak gibi” (s. 31)

     “Birinin bana üçe kadar sayması gibi” (s. 38)

     “Sustum o eski radyo gibi sessizliğimi” (s. 43)

     “Bir sülüğün kan emme kapasitesi kadar” (s. 52)

     “Dizimdeki yaraydın hiç geçmezdi” (s. 55)

     “Bitmesine izin verilmeyen otlar gibi” (s. 61)

     “İzini kaybettirmiş bir kıtlık / Oluyor yaşamak, bin çeşit yüz içinde” (s. 65)

     “Tozun toz kayanın kaya kalması gibi” (s. 66)

     “Yalnızlığı, savaştan boş dönen bir at gibi” (s. 69)

     “Hepimize olur, ölüp de kıyıya vurması gibi denizin” (s. 71)

     “Ve işte yüzüm yenişemeyen boksörler gibi” (s. 80)

 

     Örnekleri çoğaltmak mümkün. Bazıları da oldukça güzel. Üşenmeden sayıp dökmemin bir nedeni de bu. Ancak benzetmeye aşırı düşkünlük, şiiri her zaman güçlendirmez. Hatta bu zamanla bir eğilim, bir alışkanlık hâline bile gelebilir. İnsanla, hayatla, gerçeklikle birinci elden teması engeller. Furkan Çalışkan’ın bu hususu göz önünde bulundurmasında yarar var.

     Kitabın “Kırkbinsinek” adını taşıyan ilk şiirinin son dizesinde “Bize rüyanın değil uyanıklığımızın tabiri gerek” diyor Furkan Çalışkan. Şiirini, bu dizedeki anlam dizgesi eşliğinde geliştirmesini umuyorum Çalışkan’ın. Bu bilinç ve zindelikle, bu uyanıklıkla… İçerik yönünden, söylenenlerin gerçeklikle irtibatı yönünden özellikle. Kendine güvenerek, durduğu ve ulaşmak istediği yeri kestirmeye çalışarak, ikide bir gözümüze sokulan yanlış adreslerden, vadilerden uzaklaşarak. Bu ülkede yazılan şiir, en azından son yirmi yıldır, “hiçbir şey söylemeyen sözlere ulaşmak için, her şeyi söylemek” gerektiğine koşullandırılıyor zira. Üstelik hepimizi bir şekilde etkiliyor bu yöneliş. Omurgasız, gerekçesiz, içi boş; kimliksizliği ve kişiliksizliği yücelten “sanal ve ahlâksız şiirler” okuyoruz sürekli. Hatta kirli ve yapay vadilerde dolaşmaktan kaçınan yahut ne anlattığını / niçin yazdığını da önemseyen tutum, açıkça küçümseniyor. Parlak dizelerle, zekâ gösterileriyle, ilginç buluşlarla ya da belden aşağı muhabbetlerle doldurulan; fakat hiçbir değer dizgesi ve bütünlük taşımayan, aynı zamanda akılda kalmayan şiirler bunlar. Diğer taraftan, yazdığı şiirlerle “derde deva” bir şeyler söylemek isteyen, bir yazma gerekçesi olan kimi şairler de upuzun, tatsız tuzsuz, hiçbir ışıltı ve devingenlik taşımayan yavan metinler sunuyorlar okuyucuya. Şiir, bu iki tutum arasında sıkışıp tereddüde boğuluyor kimi zaman.

     Nasıldır mağlupların zalimliği söyle” gibi güzel ve merak uyandırıcı bir dizeden sonra “Bir çaba fazlası ağustostur beynim / Bir çapa fazlası denizden gelen şehir” dizelerinin gelmesi, bence zihni dağıtmakta, merakımızı karşılıksız bırakmakta, şiirin gardını düşürmektedir. “Barkodsuz” başlıklı şiirde ise bunun tersi söz konusudur. İlk dizelerine fazla sokulamadığımız bu şiir, daha somut bir anlatımla insan gerçekliğine daha dolaysız değindiği için, birden bir zindelik ve çekicilik kazanmaktadır ki bu şiir, bence kitabın en iyi şiirlerindendir. “Mandalina Kabukları ya da Wagnerden Kanamalı”, “Eksik Evrak”, “İngilizleri Kim Yenecek Seni Kim Öpecek”, “Ölümden Önce İlk Antrakt” aklımda kalan, beğendiğim diğer şiirler.

     Furkan Çalışkan ulaştığı sesi, dil bilincini, şiir kurmadaki özenini güçlü ve şiirin bütününe yayılan bir özle birleştirdiğinde şiirini çok daha ileri noktalara taşıyabilecektir. Kabahatler Kanunu’ndaki bazı şiirlerde de gördüğümüz parça güzellikler, parça doğrular, parça görüntüler bu tür bir algıyla / konu zenginliğiyle buluştuğunda daha enerjik, daha bütünlüklü ve etkili bir şiire ulaştıracaktır bizi. Şiirin gerçeklik ve sahicilikle irtibatı güçlenecek, yokuşa sürüldüğünde hemen benzetme ve eğretilemelere yönelen anlatım kırılganlık ve buharlaşmanın üstesinden daha kolay gelecektir. Şiir, tek tek dizelerle ilerlemek zorunda kalmayacaktır. Altını çizdiğimiz, beğenip etkilenerek okuduğumuz dize ya da bölümlerin yerini o zaman, adıyla ve anlattığıyla unutamadığımız şiirler alacaktır. Oldukça başarılı bir “ilk kitap”a imza atan Furkan Çalışkan, bunu kotarabilecek güç ve yeteneğe sahip görünmektedir.

     İletisi, şiir yazma uğraşına da tahvil edilebilecek şu güzel ve anlamlı dizelerle bitirelim yazıyı:

     

     İyi şeyler, sık kullanılan patika bir yolda

     Bitmesine izin verilmeyen otlar gibi

     Yola yakın ama ormandan yürüyen

     Tedbirli bir izafiyet verir

 

 

     ---------------

 

     Furkan Çalışkan, Kabahatler Kanunu, Profil Yayıncılık, İstanbul 2009, 80 s.

    

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

14/7/2009 · Kategori: ali emre yazilari

ALİ EMRE / MUSTAFA AKAR'IN "TENEZZÜL"Ü

 

     Mustafa Akar, 1979 doğumlu bir şair. Şiirleri ve yazıları Derkenar, Kırklar ve Dergâh gibi dergilerlerde yayımlanıyor. Daha önce yayımlanan iki kitabı daha var: Küçük Bir Gökada (2002) adlı bir şiir kitabıyla, denemelerini topladığı Evyazısı Tahtası (2007).

 

     Tenezzül ikinci şiir kitabı. Seksen dört sayfalık kitap, üç başlık altında toplanan 29 şiirden oluşuyor. Temiz ve özenli bir baskısı, ilginç sayılabilecek bir kapağı var kitabın.

     En son söyleyeceğimizi en başta söyleyelim: Mustafa Akar, şiiri üzerine; şiir ve söyleyiş, şiir ve gerçeklik, şiir ve zekâ, şiir ve doğallık, şiir ve okuma, şiir ve imge, şiir ve birikim, şiir ve özgünlük üzerine biraz daha düşünür, şiirini biraz daha disipline edebilirse geleceğin en iyi şairlerinden biri olabilecektir. 2000’li yıllara sıkı, gözde şiirler yazarak adım atan Akar, şiirini kendi içindeki tuzaklardan, yanlış yönsemelerden, zorlama ve olumsuz etkilenmelerden arındırabilirse çok daha derinlikli, nitelikli şiirlerini okuma şansımız olacak. Buna kesinlikle inanıyorum.

     İkinci kitabını “Bir kapı açtım şunun şurasında bir serinlikti” gibi rahat, gıllıgışsız, huzur aşılayıcı bir dizeyle başlatan şairin; şiiri ciddiye aldığı, bu eksende sürekli okuduğu, şiiri üzerinde gerektiğinde uzun uzadıya düşündüğü hemen anlaşılıyor. Şiirinin gücü ve özgünlüğü de, kimi sıkıntı ve açmazları da burada yatıyor kanımca.

     Kitabı okurken kendisiyle, kendi şiir anlayışı ve birikimiyle fazla didişen bir şairle karşı karşıyaymışım gibi geldi bana. Şiirini rahat bırakmayan bir şair Mustafa Akar. Hem etkilenmelerden kaçınmaya çalıştığını fazlasıyla hissettiriyor bize, hem de şiirleriyle fazlasıyla uğraşıp oynadığını. Tedirgin. Şiirinin gücünü, kalitesini ölçmekte yer yer zorlanıyor. Doğallık ve rahatlık kayboluyor o zaman. Gerçekle / gerçeklikle irtibat zayıflıyor. Şairin zekâsı giriyor devreye. Parlak sözler, ilginç buluşlar, alışılmamış bağdaştırmalar, sıra dışı imgeler serpiştirmek istiyor yazdıklarına. Kendi şiirine, gereğinden çok kuşkuyla yaklaşıyor. Halbuki rahat ve hayatın içinden konuştuğunda, söyledikleri daha sahici bir yaklaşımla açımlanıyor ve daha çok sarıp sarmalıyor bizi:

 

     acının bir yarısı da sevince eş, elyas

     dalgaların portakal ağaçlarına vurduğunu görmeden

     ölmeyeceğiz

 

     Biçim / biçem özellikleri açısından baktığımızda ne var Mustafa Akar şiirinde peki?     

     Öncelikle, birçok şiirde birinci tekil şahıs anlatımı baskın. Açıkça şair özne konuşuyor birçok üründe. Konuşkan, anlatımcı ve kimi zaman sayıp dökmeye düşkün bir şiir zaten bu. Fiil cümleleri ağırlıklı bir yer tutuyor. Yüklemsiz dize ya da bölüm fazla değil. Bunu biraz azaltmalı bence. Bazen istek ve geçmiş zaman kipleri kullanılsa da şiirlerin çoğunda geniş ya da şimdiki zaman kipleri görünürlük kazanıyor. İkinci kitabın sözlüğünde “kış, babaanne, kar, geyik, saksı, şehir, oda, saçlar, çiçek” gibi sözcükler başköşede. Yergi, ironi fazla değil. Betimlemeye, pitoresk bir anlatıma abanmıyor. Şair özne kendisi konuşmadığı zaman yanında duran birine seslenerek açıyor, başlatıyor şiirini. Bu iki tür açılışların dışında yollar denemeyi de gündemine almalı Akar. Şiirlere bir devingenlik ve canlılık kazandırmak için seslenişlere başvuruyor sıklıkla şair; okuyucu “ey” ünlemiyle çok karşılaşıyor sözgelimi. Kısa, kıpkısa şiirlerden uzak duruyor Akar. Çok uzun olmasa da seçtiği tarz gereği uzun soluklu şiirlere yatkın olduğu, anlayışını bu çizgide biçimlendirdiği söylenebilir. Uyağa, pasif olanına bile, pek yüz vermiyor. Bu durumu düşünmesinde de yarar var. Bazı şiirlerin bitişi, başlayışı kadar güçlü değil. Kitabın -daha önce alıntıladığımız- ilk şiiri; rahat, oturmuş, iç açıcı bir dizeyle başlarken, “Çünkü ben de sabah gibi tıpkı doğudan gelirim” kabilinden şiiri toparlayamayan, fazla bir yenilik ve çarpıcılık da içermeyen ortalama bir dizeyle bitiyor örneğin.Ve tabii ki henüz yetirence tartışılmadığı, özümsenip aşılmadığı kanaati uyandıran II. Yeni ve İsmet Özel etkisine de değinmek gerekiyor.

     “Şairin İşleri” güzel bir şiir. “İhtimal Teyze”, “Marruş”, “Dibek Dövücüsünün Hınk Deyicisi”, “Giresun’da Birdenbire Bir Merdiven”, “Mustafa Adında Olmak” da kitaptaki iyi şiirlerden bazıları.

     Seçtiği, yakın durduğu şairler iyi, nitelikli, güçlü şairler Mustafa Akar’ın. Kimi şiirlerde, bir Turgut Uyar edası sezilebiliyor sözgelimi. Turgut Uyar’ın güzel, bütünlüklü, büyük şiirleri üzerinden yapılan bir okuma ve açılım olmalı bu elbette. Yanlış Turgut Uyar’da gezinen çok sayıda şair var bugün. Turgut Uyar’daki arayışların, kırılmaların, evleklerin iyi okunması gerektiğini düşünüyorum o yüzden ben. 1962’de yayımlanan Tütünler Islak kitabında şu dizeleri yazan Turgut Uyar aşılmalı, eleştirilmeli ve çoğaltılmamalı artık:

 

     Ey yorgun atlar, sayı bilmeyen çocuklar

     Ey bütün hazır elbiseciler ey,

     Birgün olmak, küskün kişilerden olmamak birgün

     Dağlara dağlara çıkmak sular köprüler sular birgün çıkmak

     Eski kaba arabalardan inip bugün çıkmak

     Birgün dağlara

 

yahut

 

     Bir Arabistan ve karşılıksız bir çek

     Bir para ile dengesi

     korkunun sonsuz gelgiti kanında

     külotlar, korseler ve adamlar…

 

     II. Yeni’nin cılkının çıktığı, saçmalığa / anlamsızlığa / oyunbazlığa meylettiği, hayattan ve insan gerçekliğinden büsbütün koptuğu günlere bir dönem kendini kaptıran Turgut Uyar; yaşanan gerçekliğin, deneyimin ve gelecek sevgisinin de baskısıyla şiirini muhkem bir yatağa kavuşturmakta gecikmemiştir. Kendi sözleriyle “yaşantıya bağlı olmayan görüntülere yaslanan”, “bir büyük boşluğun kıyısında durarak” şiir yazamayacağını görmüştür. İşte Mustafa Akar, bu tür etkilerin az olduğu; şiirin gardını düşürmekten, anlam dizgesini tereddüde boğmaktan uzak durarak kaleme aldığı şiirlerde daha sahici ve gümrah bir vadide yürüyebilmektedir.

     Kanımca, yazdığı şiirlere hayatla bağlantısı yüksek gerekçeler buldukça, daha etkili ve bütüncül şiirlere ulaşabilecektir Mustafa Akar. Bunu gerçekleştirirken kendi sesine, birikimine, duyarlılık evrenine de daha fazla güvenmesi gerekiyor kuşkusuz. Zira çok sağlam ve zengin bir şiir kumaşı var onun. Bu zenginliğin, doğal ve gerçek olana sokulmasına daha fazla izin vermeli. Şiirini, II. Yeni’nin ve 80 kuşağı şairlerinin zaaflarından arındırmak, uzak tutmak için daha dikkatli ve titiz olmalı. Zekâsını, gücünü, söyleyişteki işlekliğini söz oyunlarına, parlak ve gerçeklikten oldukça kopuk anlatımlara kurban etmemeli. Aşağıdaki dizeler, bu söylediklerimize örnek olabilecek mahiyette. Parlak sözler, zekice kurgulanmış gibi görünen dizeler bunlar; fakat dikkatlice bakıldığında hiçbir şey söylemiyor, aralarında hiçbir anlam bağıntısı yok:

 

     saçlarım uzayınca bir safran açılır uzakta

     çin denizlerinde ve babil’le sabah arasında bir yerde

     ayakları küçük cumartesiler ağzıma

     padişah gökleri tutuşturur

     çirkinliğim eskir yalnız ben çok güzelim

     uyandırın beni gidip eski arkadaşlarımı bulayım

     baltalarla kılıçlarla cambaz çadırlarıyla

     hırkamı nereye bıraksam ora benim evimdir

 

 

     Bu dizelere karşın, Parmak Şiir başlıklı şiirde yer alan şu dizeler, benzer kaygılardan büsbütün azade olmasalar da daha sahici, daha sıcak ve gerçekçi bir anlatımla çıkıyor okurun karşısına:

 

     duvarlar içe doğru genişler ölüm dışa doğru

     severim, yaşanmışlıktır

     çöplerimi çıkarmadan çıkmam kendim de

     evi damı gazete hışırtılarını

     annemin hıçkırıklarını da onarırım boşuna

     yalnız anlamlı bir yemin yetiyor bazen bana

     bir savaşı bitirir gibi

     bir toplu mezarda gün be gün rahatça uyur gibi

     gönül kadın, semaver sultan

     ve koyu kahve tarifleri salılarında

     bütün bir yirminci asrın acısını

     içime düşüren şiir derdi

 

                                

     Mustafa Akar şiiri, şu anki verimleriyle bile takip edilmeyi, okunmayı, tartışılmayı, önemsenmeyi fazlasıyla hak ediyor. Bundan sonra yazacaklarını ise, en azından ben, heyecanla bekliyorum.

 

----------------

 

     Mustafa AKAR, Tenezzül, Profil Yayıncılık, İstanbul 2009, 84 s.

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

21/6/2009 · Kategori: ve digerleri

OZAN OZANOĞLU / KASTAMONULU ŞAİR ALİ EMRE’NİN YENİ KİTABI:“ONARILMIŞ YAS BİTİĞİ” ÜZERİNE

Kastamonulu şairlerin ve yazarların yapıtlarını arşivlerinde saklamak isteyen çok sayıda okur olduğunu biliyoruz.

Metropollerde yaşayan çok sayıda Kastamonulu şair ve yazarın olduğunu da…

Onlar, kendi edindikleri konumun içinde, edebiyat alanına yeni soluklar katmayı başarabilmiş sanatçılar.

Daha önceki yazılarımızdan birinde de “Kastamonu Dokusunu Taşıyan Şair: Ali Emre” başlığı altında, bu şiir ustasını hatırlatmıştık.

Ali Emre, güçlü kalemiyle, bir kez daha şiirin vadisinde yürüyor.

 

Evet, Kastamonulu Şair Ali Emre, ‘Kıyamet Mevsimleri’, ‘Milyon Sesli Mızıka’ adlı şiir kitaplarının ardından geçtiğimiz aylarda yayınlanan son kitabı “Onarılmış Yas Bitiği” ile şiir severlerin karşısında.

Kitapta, bütünlük olarak bir göndermeler silsilesinden söz etmek mümkün.

Ali Emre’nin bu son kitabında uzun zaman birikmiş bir eleştirel yaklaşımın ivme kazanarak yükseldiğini görüyoruz.

Emre, edebiyatımızın şiir alanındaki macerasında, çok zorlu bir sorgulamaya girişmiş görünüyor.

Emre’nin özgün şiir yapısından ödün vermediğini de görüyoruz.

Türk dilini kullanmadaki ustalığı, onun geniş dağarcığından uzak/yakın sözcüklerle bir kez daha şiirin sarp yoluna düşüyor.

Hiç vazgeçemediği kült kavram/sözcükler ise en görkemli halleriyle-en azından onun adına- yerlerini korumakta ısrarlı.

 

Gözlem yeteneğinin, şairi nasıl uçsuz bucaksız bir deryaya taşıdığı ortada. Ali Emre’nin üretkenliği ve “iyi bir okur’ oluşu da buna eklenince, şiir adına sağlam bir adım daha atıldığını görüyoruz.

Bu kitapta aşılmış bir sürecin sonunda, yüksek bir tepeye çıkarak olan biteni izleyen ve irdeleyen bir adamın, bütün yeterliliğini sergileyerek ortaya koyduğu yapıtlar bütünü var.

 

Gökhan Tokatlıoğlu’nun yazısında yer alan şu cümleler kitabın ilginç özelliklerinden birini ortaya koyuyor.

“Onarılmış Yas Bitiği’nin sayfalarında Fazıl Hüsnü Dağlarca’dan Edip Cansever’e, Necip Fazıl’dan Nazım Hikmet’e daha birçok şairle karşılaşabilirsiniz. Ali Emre hem oluşturduğu şiir dilini hem de hayata karşı duruşunu Türkçe şiirin birikimiyle beslerken özgünlüğünü korumayı da başarıyor.”

 

“Şimdi, evet, artık zamanıdır” diyerek yola çıkılmış gibi kendini okurun namlusuna dayayan cesaretle, sonunda silahını usulca aşağı indiren bir iyi niyetli kahramanın gözlerinin içine bakan reddedici bir tavır…

Kapatıldığı ‘teşekkül’ durumundan sıyrılmanın ya da en azından sıyrılmaya dönük bir adım atmanın verdiği hazzın ortasında derin bir nefes alış anı.

Sabırla örülmüş şiir urganını gerekirse kendi boynuna dolayıp, sokağa çıkma anı.

Kutsadığı bütün yenilgileri, yerle bir edercesine, göndermeler üzerinden yaşamanın zaferine çevirip; gür ve bereketli bir eyleme dönüştürme zamanı.

Sanatın muhalif olma gerçeğini kuşanıp, kollarını iki yana açma zamanı.

Sırtına ağır yükler yüklenmiş şiirleriyle koşusunu sürdüren Emre’ye, “kurşun kalemini bırakma sakın” diyoruz.

 

Kısa bir süre sonra Kastamonuluların Ali Emre’yi ve yapıtlarını daha iyi tanımalarını sağlayacak geniş bir araştırmayı sunma düşüncesindeyiz.

Kastamonu için “bakınca içi görülen çocukların kenti” diyen Ali Emre’nin kitapları, Kastamonuluların arşivlerinde yer almalı. Çünkü yarın bu değerler üzerinden, kültürel konumuyla yıldızlaşacak bir kentin bağrındayız.

15 / 6 / 2009                                                     KASTAMONU POSTASI

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

13/6/2009 · Kategori: ali emre yazilari

PRAG SAN­CI­SI İÇİN­DE ÜÇ POR­TRE: KAF­KA, HA­ŞEK, KUNDE­RA

 ALİ EM­RE

 

İl­ginç, sı­ra dı­şı ve ay­nı za­man­da şans­lı bir kent­tir Prag. Ma­zi­siy­le, mi­ma­ri­siy­le, kent do­ku­suy­la ol­du­ğu ka­dar sa­kin­le­riy­le, sa­hip­le­riy­le, ya­şa­dık­la­rı ve ya­şat­tık­la­rıy­la, anı­la­rıy­la, tra­je­di­le­riy­le, çıl­gın­lık­la­rıy­la, bi­rik­tir­dik­le­ri ve esin kay­na­ğı ol­duk­la­rıy­la da ay­rı bir ye­re sa­hip­tir.

Önem­li bir­çok kent­te ol­du­ğu gi­bi onun da or­ta­sın­dan bir ır­mak ge­çer. İki­ye ay­rıl­mış gi­bi du­rur bu yüz­den. Her iki ya­ka­da da bir­çok ta­rih­sel anıt ve ki­li­se var­dır. Ki­li­se­le­ri­nin çok­lu­ğu Prag’a yüz ku­le­li kent den­me­si­ne yol aç­mış­tır. Bün­ye­sin­de, çe­şit­li dö­nem­le­re ait 1700’den faz­la mi­mar­lık ve sa­nat anı­tı­nın ol­du­ğu be­lir­ti­li­yor Prag’ın.

Ço­ğu in­sa­nın, Ber­lin Du­va­rı’nın yı­kı­lı­şın­dan son­ra ta­nı­dı­ğı bir kent Prag. Oy­sa Hit­ler’in bi­le bom­ba­lat­ma­ya kı­ya­ma­dı­ğı bir açık ha­va mü­ze­si. Halk ara­ba­sı “Sko­da”nın da ana­va­ta­nı.   

Çe­kos­lo­vak­ya’nın ku­ru­cu­la­rın­dan olan To­maş Ma­saryk, dün­ya­ca ün­lü bir fel­se­fe­ciy­di. Be­neş, Hu­sak, Dub­çek gi­bi li­der­ler, Sme­ta­na ve Dvo­rak gi­bi çok önem­li kom­po­zi­tör­ler ye­tiş­ti Prag’da. Son dö­nem­de­ki dev­let baş­kan­la­rı, yi­ne dün­ya­ca ün­lü ti­yat­ro ya­za­rı Vas­lav Ha­vel.

Gü­nü­müz­de tür­deş bir nü­fu­sa sa­hip olan Prag’da ya­şa­yan­la­rın bü­yük ço­ğun­lu­ğu Çek. Slo­vak­lar ise kü­çük bir azın­lık oluş­tu­ru­yor. Ka­dın nü­fu­su­nun er­kek nü­fus­tan faz­la, ka­dın­la­rın önem­li bir bö­lü­mü­nün de do­ğur­gan­lık ya­şı­nı geç­miş ol­ma­sı, kent­te II. Dün­ya Sa­va­şı’ndan son­ra var­lı­ğı­nı ko­ru­yan en te­mel so­run ola­rak geç­miş kay­nak­la­ra.

Prag; kül­tür, özel­lik­le mü­zik ve ede­bi­yat ya­şa­mı­nın can­lı­lı­ğıy­la da ün­lü­dür. Bed­rich Sme­ta­na, An­to­nin Dvo­rak ve Le­os Ja­na­cek her yıl ilk­ba­har­da dü­zen­le­nen bir mü­zik fes­ti­va­liy­le anı­lır. Prag Sen­fo­ni ve Çek Fi­lar­mo­ni or­kes­tra­la­rı dün­ya ça­pın­da bir şöh­re­te sa­hip­tir. Kent­te on­lar­ca ti­yat­roy­la baş­ta Zbras­lav’da­ki mo­dern hey­kel mü­ze­si ol­mak üze­re bir­çok mü­ze ve ga­le­ri var­dır. Ün­lü ya­zar­lar Franz Kaf­ka, Rai­ner Ma­ri­a Ril­ke ve Ya­ros­lav Ha­şek Prag’da doğ­muş­tur. Kent­te­ki film stüd­yo­la­rı da ni­te­lik­li ya­pım­la­ra im­za at­mış­tır. Kül­tü­rel ve mi­ma­ri açı­dan bir mü­cev­he­re ben­ze­ti­len kent, hâ­len iki mil­yo­nun bi­raz üze­rin­de bir nü­fu­sa sa­hip; fa­kat yıl­da en az yir­mi mil­yon tu­ris­te ev sa­hip­li­ği yap­mak­ta.

1918’de ba­ğım­sız­lı­ğı­nı ilan eden Çe­kos­lo­vak­ya’nın baş­ken­ti ol­du Prag. 1938’de­ki Mü­nih Ant­laş­ma­sı’nın ar­dın­dan Na­zi iş­ga­li al­tı­na gir­di. 5 Ma­yıs 1945’te iş­gal­ci Na­zi­le­re kar­şı ayak­la­nan Prag hal­kı, Kı­zıl Or­du’nun bir­kaç gün son­ra ken­te gir­me­si­ne de­ğin ayak­lan­ma­yı sür­dür­dü. II. Dün­ya Sa­va­şı son­ra­sın­da ken­tin ta­rih­sel ya­pı­la­rı­nın ve kent mer­ke­zi­nin ko­run­ma­sı­nı amaç­la­yan ye­ni bir plan be­nim­sen­di. Bu ta­rih­ten son­ra ye­ni uy­du yer­leş­me­le­rin ku­rul­ma­sı­na da önem ve­ril­di. Ale­xan­der Dub­çek yö­ne­ti­min Prag Ba­ha­rı ola­rak bi­li­nen 1968’de­ki re­form gi­ri­şim­le­ri Sov­yet bir­lik­le­ri­nin as­ke­rî mü­da­ha­le­siy­le en­gel­len­di. 1989’da ül­ke­de ya­şa­nan li­be­ral­leş­me ha­re­ke­ti sı­ra­sın­da da Prag yo­ğun gös­te­ri­le­re sah­ne ol­du.

 

KAF­KA’NIN AŞK VE NEF­RET­LE BAĞ­LAN­DI­ĞI PRAG

Franz Kaf­ka, 3 Tem­muz 1883’te Prag’da doğ­du. Kaf­ka’nın an­ne ve ba­ba­sı fark­lı kö­ken­le­re sa­hip­ti. Taş­ra­lı Çek pro­le­tar­ya­sın­dan ge­len ba­ba­sı, ev­len­dik­ten son­ra Prag’a yer­leş­miş, za­man­la zen­gin bir tüc­car ola­rak tek ama­cı­na, top­lum­sal say­gın­lı­ğı­na eriş­miş­ti. An­ne­si ise eği­tim­li ve var­lık­lı, Al­man Ya­hu­di­si bir bur­ju­va ai­le­sin­den ge­li­yor­du. Eleş­tir­men­ler; Kaf­ka’nın alın­gan, hu­zur­suz, ür­kek, çe­kin­gen, al­çak­gö­nül­lü, çev­re­siy­le zor iliş­ki ku­ran, duy­gu­lu ki­şi­li­ği­nin bü­yük öl­çü­de an­ne­sin­den kay­nak­lan­dı­ğı­nı ile­ri sür­müş­ler­dir. Ai­le­siy­le olan iliş­ki­si, Ya­hu­di asıl­lı olu­şu, için­de ya­şa­dı­ğı top­lum ve si­ya­sal or­tam, onun çev­re­si­ne ya­ban­cı­laş­ma­sı­na yol aç­tı. Ai­le­nin, Prag’da ya­şa­yan Al­man top­lu­muy­la kay­naş­ma ça­ba­la­rı doğ­rul­tu­sun­da Kaf­ka ile üç kız kar­de­şi Al­man okul­la­rın­da oku­muş­lar, Kaf­ka Al­man­ca­yı ana­di­li ola­rak kul­lan­mış­tı. Çek kö­ken­li bir Ya­hu­di ai­le­den gel­di­ği hâl­de ana­di­li­nin Al­man­ca ol­ma­sı ne­de­niy­le tam bir Çek sa­yıl­ma­dı. Öte yan­dan Bo­hem­ya­lı Al­man­lar da onu tam an­la­mıy­la ken­di­le­rin­den gör­me­di­ler. Fa­kat Çek­çe­yi de iyi bi­len Kaf­ka, Çek hal­kıy­la ara­sın­da­ki bağ­la­rı ya­şa­mı bo­yun­ca ko­par­ma­ma­ya gay­ret et­ti. Prag’ın es­ki kent bö­lü­mün­den çok az ay­rıl­dı.

Kaf­ka, or­ta­öğ­re­ni­mi için 1893 – 1901 ara­sın­da Prag’da Es­ki kent Dev­let Li­se­si­ne git­ti. Okul­da çok zor­lan­dı. Al­man­ca öğ­re­tim ya­pan ve hoş­gö­rü­den yok­sun olan bu okul, onun da­ha çok içi­ne ka­pan­ma­sı­na ne­den ol­du. Li­se­yi bi­ti­ren Kaf­ka, ba­ba­sı­nın zo­ruy­la Prag Üni­ver­si­te­sin­de hu­kuk öğ­re­ni­mi­ne baş­la­dı. Bu ara­da, da­ha çok il­gi­si­ni çe­ken sa­nat ta­ri­hi ve Al­man ede­bi­ya­tı gi­bi ders­le­ri de iz­le­di. Öy­kü­ler yaz­ma­ya bu dö­nem­de baş­la­dı. 1906’da hu­kuk dok­to­ra­sı­nı ta­mam­la­dı. Ün­lü bir İtal­yan si­gor­ta şir­ke­tin­de ça­lış­ma­ya baş­la­yan Kaf­ka, bu yıl­lar­da çe­şit­li dü­şü­nür ve ede­bi­yat­çı­lar­la da ta­nış­ma ola­na­ğı bul­du.

Si­gor­ta şir­ke­tin­de­ki ça­lış­ma bi­çi­min­den sı­kı­lan Kaf­ka’da çev­re­ye ya­ban­cı­laş­ma duy­gu­su 1912’ye de­ğin git­tik­çe yo­ğun­la­şa­rak o yıl­lar­da­ki ya­pıt­la­rı­na da yan­sı­dı. Si­ya­sal olay­la­ra duy­du­ğu il­gi­yi güç­len­di­ren Kaf­ka, ay­nı yıl­lar­da din ola­rak Ya­hu­di­lik­le de il­gi­len­di ve İb­ra­ni­ce öğ­ren­di. Ber­lin­li Fe­li­ce Bau­er’le 1914 ve 1917’de iki kez ni­şan­lan­ma­sı­na kar­şın, ev­li­li­ğin ken­di­si­ni yaz­mak­tan alı­ko­ya­ca­ğı kor­ku­suy­la bir tür­lü ev­le­ne­me­di.

1914’te baş­la­yan I. Dün­ya Sa­va­şı’nda Kaf­ka za­yıf vü­cut ya­pı­sı ne­de­niy­le as­ke­re alın­ma­dı. Bü­yük kız kar­de­şi­nin, iki ço­cu­ğuy­la sa­vaş bo­yun­ca kal­mak üze­re ba­ba evi­ne gel­me­si üze­ri­ne ay­rı bir eve ta­şın­dı. Bu ara­da ge­niş bir çev­re­de ta­nın­ma­ya baş­la­mış­tı. 1917’de ve­re­me ya­ka­lan­dı­ğı an­la­şıl­dı. 1920’de Mi­le­na Je­sen­ka ile mek­tup­laş­ma­ya baş­la­dı. Bu onun ya­şa­mın­da­ki önem­li olay­lar­dan bi­riy­di. Kaf­ka’nın ya­pıt­la­rı­nı Çek­çe­ye çe­vir­mek için izin is­te­yen Çek ga­ze­te­ci ve çe­vir­men Mi­le­na, on­dan on iki yaş kü­çük­tü ve ev­liy­di. Bir­leş­me­le­ri­nin ola­nak­sız­lı­ğı­nı bil­me­le­ri­ne kar­şın ara­la­rın­da­ki iliş­ki ve mek­tup­laş­ma uzun yıl­lar sür­dü.

Sağ­lı­ğı­nın kö­tü­ye git­me­si üze­ri­ne Kaf­ka 1922’de emek­li­li­ği­ni is­te­di. Son dö­nem­le­ri­ni Do­ra Dia­mant ad­lı yir­mi ya­şın­da­ki bir genç kız­la mut­lu bir bi­çim­de ge­çir­di. Ama du­ru­mu­nun iyi­ce kö­tü­leş­me­si üze­ri­ne 1924’te Vi­ya­na ya­kın­la­rın­da­ki bir sa­na­tor­yu­ma ya­tı­rıl­dı. İyi­le­şe­me­ye­rek ora­da öl­dü ve Prag’da top­ra­ğa ve­ril­di.

Yir­mi yıl sü­ren dost­luk­la­rı so­nun­da Kaf­ka bü­tün ya­pıt­la­rı­nı, ölü­mün­den son­ra yak­ma­sı için Max Brod’a bı­rak­mış­tı. Ama Brod bu is­te­ği ye­ri­ne ge­tir­me­ye­rek bu ya­pıt­la­rı bas­tır­dı. 1925’te baş­la­nan ilk top­lu ba­sım ön­ce en­gel­len­di, son­ra da ya­sak­lan­dı. Na­zi­le­rin Çe­kos­lo­vak­ya’yı iş­ga­li sı­ra­sın­da üç kız kar­de­şi top­la­ma kamp­la­rı­na yol­la­na­rak öl­dü­rül­dü, Kaf­ka ile il­gi­li bir­çok bel­ge yok edil­di. Yay­gın ede­bi­yat çev­re­le­rin­ce ta­nın­ma­sı, 1950’ler­de top­lu ya­pıt­la­rı­nın ya­yım­lan­ma­sıy­la ger­çek­leş­ti. Bu ne­den­le ço­ğu kez sa­vaş son­ra­sı ya­zar­lar­la bir­lik­te de­ğer­len­di­ril­di.

Kaf­ka, mev­cut ya­pıt­la­rın­da Prag’ı doğ­ru­dan ko­nu edin­me­se de bu kent­le öz­deş­le­şen isim­ler­den bi­ri ol­muş­tur. Doğ­du­ğu ve ya­şa­dı­ğı bu kent, tüm ya­pıt­la­rı­na bir şe­kil­de sin­miş; onun hem düş­le­ri­nin ve kı­sa sü­ren mut­lu­luk­la­rı­nın hem de çır­pı­nış ve kâ­bus­la­rı­nın bir par­ça­sı hâ­li­ne gel­miş­tir. Ken­di­ni bu kent­te tut­sak his­se­der Kaf­ka. Bo­ğu­lur gi­bi olur; nef­ret­le ya­şar ki­mi za­man. Kaç­ma­ya ça­lı­şır. Ay­nı za­man­da; ne­re­ye gi­der­se git­sin, bir an ön­ce dön­me­ye ça­lış­tı­ğı, uzak ka­la­ma­dı­ğı, hep sı­ğın­dı­ğı ve âşık ol­du­ğu bir kent­tir Prag. Tam bir aşk – nef­ret iliş­ki­si / dön­gü­sü­dür bu kuş­ku­suz. Ay­nı dö­nem­de ya­şa­yan ve İs­tan­bul’u ön­ce Sis son­ra da Rü­cu şi­ir­le­riy­le an­la­tan Tev­fik Fik­ret’i de ha­tır­lı­yor in­san is­ter is­te­mez. Yüz­yı­lın ba­şın­da kı­rıl­ma, dal­ga­lan­ma ve iç çe­liş­ki­ler­le do­lu bu du­ru­mun ede­bi­ya­ta yan­sı­ma­la­rı­nı si­ya­sal, kül­tü­rel ve sos­yo­lo­jik ve­ri­ler eş­li­ğin­de kar­şı­laş­tır­ma­lı ola­rak in­ce­le­mek, araş­tır­ma­cı­la­rı il­ginç ve önem­li çı­ka­rım­la­ra gö­tü­re­bi­lir.

Ya­şa­dı­ğı dö­nem­de Prag’a ege­men olan Çek, Al­man, Slav ve Ya­hu­di kit­le ara­sın­da bir bö­lün­müş­lük ve kar­şı­lık­lı dış­lan­mış­lık söz ko­nu­su­dur. Böy­le bir at­mos­fer­de, Al­man­ca ve Çek­çe ile bü­tün­le­şen bir dil ve kim­lik ça­tış­ma­sı için­de bü­yür Kaf­ka. Bas­kın ve yön­len­di­ri­ci bir ba­ba si­lue­ti, ya­şa­mın­dan hiç ek­sik ol­maz ne­re­dey­se; ona baş­kal­dır­ma ile bo­yun eğ­me ara­sın­da gi­dip ge­lir. Hiç sev­me­di­ği bir iş­te ça­lı­şır. Dün­ya­nın ve Prag’ın, bir so­run­lar yu­ma­ğı için­de bir yüz­yıl­dan baş­ka bir yüz­yı­la ev­ril­di­ği bir dö­nem­de ken­di içi­ne kıv­rı­la­rak ya­zıp çi­zer. Kor­ku­lar, kuş­ku­lar, bo­ğun­tu­lar için­de dö­ne­nen Kaf­ka’nın çıl­dır­ma­mak için tu­tun­du­ğu tek dal, yaz­mak ol­muş­tur. Bir kez gör­dü­ğü ve ya­za­rak âşık ol­du­ğu; iki kez ni­şan­la­nıp iki­sin­de de ni­şa­nı boz­du­ğu Fe­li­ce’ye yaz­dı­ğı şu sa­tır­lar onun iç dün­ya­sı­na ve yaz­ma ey­le­mi­ne ışık tut­mak­ta­dır: “Fe­li­ce sev­gi­lim, be­ni ta­nı­mı­yor­sun. Be­ni kö­tü­lü­ğü­mün için­de ta­nı­mı­yor­sun. Be­nim kö­tü­lü­ğüm, sa­nat de, ya­zın de, ne der­sen de, o çe­kir­dek­ten do­ğu­yor. Ne se­fil bir ya­zı­cı ol­ma­lı­yım ki, se­ni bir tür­lü kö­tü­lü­ğü­me ik­na ede­mi­yo­rum…”

Kaf­ka’nın bü­tün ya­pıt­la­rın­da ya­pa­yal­nız ve sı­ra dı­şı bi­rey­ler var­dır. Ken­di­le­riy­le, çev­re­le­riy­le, ger­çek­ler­le, düş­ler­le, bin tür­lü ola­sı­lık­la ça­tı­şır du­rur bu kah­ra­man­lar. Da­va ad­lı ro­ma­nın­da; ne­de­ni­ni, na­sı­lı­nı bil­me­den ken­di­ni tu­tuk­lu bu­lan san­cı­lı bir bi­rey öne çı­kar söz­ge­li­mi. Ki Kaf­ka, Prag’da hu­kuk fa­kül­te­sin­de oku­muş ve avu­kat­lık yap­mış­tır. Şa­to’da kim­se­nin ta­nık­lık et­me­di­ği, et­me­ye­ce­ği, onay­la­ma­ya­ca­ğı bir gö­rev­le yü­küm­lü­dür ya­pı­tın baş­ki­şi­si. Prag’ın or­ta­sın­da, neh­rin kı­yı­sın­da yük­se­len Prag Şa­to­su da o dö­nem­de ken­te yu­ka­rı­dan bak­mak­ta­dır. En uzak, en dar, en ka­ran­lık so­kak­ta bi­le ağır­lı­ğı his­se­dil­mek­te; in­san, gö­zet­len­di­ği his­si­ne ka­pıl­mak­ta­dır.

Bü­tün bu ne­ta­me­li iliş­ki­ye ve ya­pıt­la­ra yan­sı­yan ne­ga­tif ha­va­ya rağ­men Prag’ın, Kaf­ka’ya sa­hip çık­tı­ğı, ve­fa gös­ter­di­ği ra­hat­lık­la söy­le­ne­bi­lir. Ken­te bir­çok kez gi­den ve göz­lem­le­ri­ni / iz­le­nim­le­ri­ni ya­zan Zey­nep Oral “Kaf­ka’nın Ken­ti Prag” baş­lık­lı ya­zı­sın­da bu ko­nuy­la il­gi­li ola­rak şu bil­gi­le­ri ak­tar­mak­ta­dır: “Ön­ce­ki gi­diş­le­rim­de, Prag’da Kaf­ka’ya iliş­kin iki ev, bir de me­za­rı bi­li­nir­di. Bu gi­di­şim­de baş­ta ye­ni açı­lan Kaf­ka Mü­ze­si ol­mak üze­re ken­tin tam 17 ya­pı­sı, Kaf­ka’ya ait anıt ya­pı­la­ra dö­nüş­tü­rül­müş. Sa­de­ce Kaf­ka adı­nı ta­şı­yan kah­ve­ler­den, bar­lar­dan, otel­ler­den, dük­kân­lar­dan söz et­mi­yo­rum, bun­lar ger­çek­ten ya­za­rın ya­şa­mın­da et­ken ol­muş me­kân­lar.”

Öl­dü­ğün­de, 41 ya­şın­day­dı Kaf­ka.

 

PRAG­LI ANAR­ŞİST: YA­ROS­LAV HA­ŞEK

Kaf­ka ile ay­nı kent­te ay­nı yıl­da do­ğan (Prag, 30 Ni­san 1883) Ha­şek, yer­gi ede­bi­ya­tı­nın baş­ya­pıt­la­rın­dan bi­ri sa­yı­lan As­lan As­ker Şvayk ad­lı ya­pı­tıy­la ün­len­miş­tir. Prag de­nin­ce ak­la ge­len önem­li sa­nat­çı­lar­dan bi­ri de odur kuş­ku­suz.

Ha­şek, yok­sul ve sü­rek­li içen bir öğ­ret­me­nin oğ­luy­du. Okul­da ay­lak­lı­ğıy­la ta­nın­dı, doğ­ru dü­rüst bir öğ­re­nim gör­me­di. Gez­me­ye düş­kün­dü. Onun bi­yog­ra­fi­sin­den söz eden ya­pıt­lar­da ki­mi za­man di­len­di­ği ki­mi za­man da Çin­ge­ne­le­re, gez­gin ser­se­ri­le­re ta­kı­la­rak ora­dan ora­ya do­laş­tı­ğı­na da­ir bil­gi­ler yer al­mak­ta­dır.

Prag’da bir ban­ka­da me­mur ola­rak ça­lış­tı Ha­şek. 17 ya­şın­day­ken Çek ga­ze­te­le­rin­de yer­gi tü­rün­de ya­zı­lar yaz­ma­ya baş­la­dı. Bir sü­re son­ra işin­den ay­rıl­dı ve me­sa­isi­ni sa­de­ce ede­bi­ya­ta har­ca­dı. I. Dün­ya Sa­va­şı ön­ce­sin­de Hay­kı­rış­lar ad­lı bir şi­ir ki­ta­bı ya­yım­la­dı. Yi­ne ay­nı dö­nem­de, 16 ta­ne öy­kü ki­ta­bı­na im­za at­tı. Anar­şist ni­te­lik­li ya­yın­la­rın ha­zır­lık­la­rı­na ka­tıl­dı.

Ha­şek, I. Dün­ya Sa­va­şı sı­ra­sın­da Avus­tur­ya – Ma­ca­ris­tan or­du­su­na alın­dı ve Rus cep­he­sin­de esir düş­tü. Rus­ya’day­ken Çek kur­tu­luş or­du­su­nun üye­si olan Ha­şek, da­ha son­ra Bol­şe­vik­le­re ka­tıl­dı ve ko­mü­niz­mi öven ya­zı­lar ka­le­me al­dı. Ye­ni ku­ru­lan Çe­kos­lo­vak­ya’nın baş­ken­ti Prag’a dö­nün­ce bü­tün za­ma­nı­nı yaz­ma­ya ayır­dı.

I. Dün­ya Sa­va­şı’nı tüm acı­ma­sız­lık­la­rı, gü­lünç­lük­le­riy­le göz­ler önü­ne se­ren ve yer­gi ede­bi­ya­tı­nın en önem­li ör­nek­le­rin­den bi­ri ola­rak gö­rü­len bir ya­pıt As­lan As­ker Şvayk. Sa­vaş çı­ğırt­kan­lı­ğı­nı, mi­li­ta­riz­mi, dev­let bu­yur­gan­lı­ğı­nı eleş­ti­ren bir mi­zah kla­si­ği sa­yı­lı­yor ay­nı za­man­da. Da­ha ya­yım­lan­dı­ğı dö­nem­de Av­ru­pa’da ses ge­tir­miş, sa­va­şa kar­şı di­re­niş ça­ba­la­rın­da adın­dan çok­ça söz et­tir­miş. Ba­zı eleş­tir­men­ler Ha­şek’i mi­zah us­ta­lı­ğın­da Cer­van­tes ve Ra­be­la­is ile bir tut­muş­lar. Prag­lı kö­pek sa­tı­cı­sı Şvayk da gü­nü­mü­ze de­ğin çi­zil­miş en unu­tul­maz ro­man ki­şi­le­rin­den bi­ri ola­rak ün­len­miş. Ya­pı­tın ilk üç cil­di­ni ta­mam­la­dık­tan son­ra dör­dün­cü cil­din or­ta­la­rı­na ge­len Ha­şek’in, 3 Ocak 1923’te öl­dü­ğün­de he­nüz 40 ya­şın­da ol­du­ğu­nu da be­lirt­mek ge­re­ki­yor. Ha­şek’in ya­rat­tı­ğı bu tip Ber­tolt Brecht’in Şvayk Hit­ler’e Kar­şı ad­lı oyu­nu­na da ko­nu ol­muş­tur. İl­ginç­tir ki onun bü­yük­lü­ğü­nü or­ta­ya ko­yan ki­şi de yi­ne Kaf­ka’nın de­ha­sı­nı keş­fet­miş olan Max Brod.

Prag­lı ol­ma­la­rı­na ve ay­nı dö­nem­de ya­şa­ma­la­rı­na kar­şın, Kaf­ka ile Ha­şek ara­sın­da ki­şi­lik ve ede­bî tu­tum yö­nün­den bir ben­zer­lik ol­ma­dı­ğı­nı be­lirt­mek ge­re­ki­yor bu ara­da. Fark­lı ai­le­ler­de, fark­lı ko­şul­lar­da, fark­lı mi­zaç­la­ra sa­hip ki­şi­ler ola­rak bü­yü­dük­le­ri bir ger­çek. Ha­şek; Kaf­ka gi­bi çev­re­siy­le iliş­ki kur­mak­ta zor­la­nan, te­dir­gin ve içe­ka­pa­nık bi­ri de­ğil. Ak­si­ne âsi, anar­şist ve ser­se­ri ruh­lu. Ay­nı za­man­da ken­di­si­ni Prag’la sı­nır­la­ma­mış. Ne­re­dey­se tüm Or­ta Av­ru­pa’yı do­laş­mış, yıl­lar­ca “gez­gin bir ser­se­ri” gi­bi ya­şa­mış. Al­man di­li ve kül­tü­rüy­le de bir ba­ğı yok; Çek­çe yaz­mış hep. Kaf­ka da­ha çok içe dö­nük­ken, Ha­şek çok da­ha ya­lın­kat bir an­la­tım eş­li­ğin­de dış dün­ya­nın ger­çek­li­ği­ni kur­ca­la­mış. Fa­kat bu iki Prag­lı­nın 20. yüz­yı­lın ba­şın­da, Or­ta Av­ru­pa’da­ki top­lum­sal ya­şa­mın kat­la­nıl­maz­lı­ğı, bo­ğu­cu­lu­ğu, dev­let ve bü­rok­ra­si­nin ezi­ci­li­ği kar­şı­sın­da, son çö­züm­le­me­de ben­zer bir yaz­gı­yı pay­laş­tık­la­rı da ile­ri sü­rü­le­bi­lir.

 

PRAG’IN SON SÜR­GÜ­NÜ: Mİ­LAN KUN­DE­RA

Prag de­nin­ce ak­la ge­len, Prag’la bağ­lan­tı­sı dai­ma göz önün­de bu­lun­du­ru­lan ün­lü ya­zar­lar­dan bi­ri de Mi­lan Kun­de­ra’dır.

Kun­de­ra, 1929 do­ğum­lu. Genç­li­ğin­de mü­zik öğ­re­ni­mi gör­mek­le bir­lik­te son­ra­la­rı ede­bi­ya­ta yö­nel­di. İlk şi­ir ki­ta­bı İn­san Ge­niş Bir Bah­çe­dir 1953’te ya­yım­lan­dı. Bu ya­pı­tı­nın ya­nı sı­ra, öbür iki şi­ir ki­ta­bı Son Ma­yıs ve Mo­no­log­lar, hü­kü­met ta­ra­fın­dan ero­tik ve si­ya­sal açı­dan sa­kın­ca­lı bu­lun­du­ğu için güç­lük­le ya­yım­la­na­bil­di. 1948 – 50 ve 1956 – 70 ara­sın­da Çe­kos­lo­vak­ya Ko­mü­nist Par­ti­si üye­si olan Kun­de­ra, ay­rı­ca Prag Si­ne­ma Oku­lu’nda oku­du ve ay­nı okul­da ders ver­di.

Mi­lan Kun­de­ra, bir­kaç öy­kü ki­ta­bı ve bü­yük ba­şa­rı ka­za­nan tek per­de­lik oyu­nu Anah­tar Sa­hip­le­ri’nden son­ra, 1969’da en önem­li ya­pıt­la­rın­dan bi­ri olan ilk ro­ma­nı Şa­ka’yı ya­yım­la­dı. Sta­lin­ci­li­ğin ege­men ol­du­ğu dö­nem­de Çe­kos­lo­vak­ya’da ya­şa­yan fark­lı tip­le­ri ko­mik ve iro­nik bir ba­kış­la an­la­tan ro­man çe­şit­li dil­le­re çev­ri­le­rek dün­ya ça­pın­da ses ge­tir­di. Ko­mü­nist­le­rin 1948’de ik­ti­da­ra ge­çi­şi­ni coş­kuy­la kar­şı­la­yan ro­man­tik ve ta­lih­siz bir ka­rak­te­ri an­la­tan ikin­ci ro­ma­nı Ya­şam Baş­ka Yer­de ise yet­ki­li­le­rin suç­la­ma­la­rı­na he­def ol­du ve ya­sak­lan­dı. Kun­de­ra öğ­re­tim üye­li­ğin­den ve par­ti­den uzak­laş­tı­rıl­dı. Aka­bin­de bü­tün ya­pıt­la­rı­na ya­sak ge­ti­ril­di.

1975’te, Kun­de­ra’nın Fran­sa’da ders ver­mek üze­re ka­rı­sı ile bir­lik­te yurt­dı­şı­na çık­ma­sı­na izin ve­ril­di. 1979’da Çek hü­kü­me­ti ta­ra­fın­dan va­tan­daş­lık­tan çı­ka­rıl­dı. Ve­da Oyu­nu, Gü­lü­şün ve Unu­tu­şun Ki­ta­bı, Va­rol­ma­nın Da­ya­nıl­maz Ha­fif­li­ği gi­bi son­ra­ki ro­man­la­rı Fran­sa’da ve bir­çok ül­ke­de ge­niş bir okur kit­le­si bul­duy­sa da ken­di ül­ke­sin­de ya­yım­lan­ma­dı.

Jac­qu­es ile Efen­di­si ad­lı ki­ta­bı İtal­ya’da Mon­del­lo Ödü­lü’nü ka­zan­dı Kun­de­ra. 1981’de bir ön­ce­ki yıl Gab­ri­el Gar­ci­a Mar­qu­ez’in al­dı­ğı Com­mon­we­alth Ödü­lü’nü, Ten­nes­se­e Wil­li­ams’la pay­laş­tı. En çok sa­tan ki­ta­bı Va­rol­ma­nın Da­ya­nıl­maz Ha­fif­li­ği si­ne­ma­ya uyar­lan­dı ve gi­şe re­kor­la­rı kır­dı. Ya­za­rın ya­yım­la­nan öbür ki­tap­la­rı Ölüm­süz­lük, Ro­man Sa­na­tı, Sap­tı­rıl­mış Va­si­yet­ler, Ay­rı­lık Val­si’dir. 1982’de Eu­ro­pa Li­te­ra­tu­ra ödü­lü’nü ka­za­nan Kun­de­ra’ya, 1983 yı­lın­da Mic­hi­gan Üni­ver­si­te­si ta­ra­fın­dan fah­ri dok­tor­luk un­va­nı ve­ril­di. 1985’te de Ku­düs Ödü­lü’nü al­dı. Fran­sız­ca ola­rak yaz­dı­ğı Ya­vaş­lık, 1995’te ya­yım­lan­dı. Eser­le­rin­de alı­şıl­mı­şın dı­şın­da­ki ka­rak­ter­le­ri bu­luş­tur­ma­yı se­ven Kun­de­ra’nın 18. yüz­yıl uça­rı­lı­ğıy­la 20. yüz­yıl cid­di­ye­ti­ni alay­lı bir üs­lup­la kar­şı kar­şı­ya ge­tir­di­ği ve iki yüz­yıl ara­sın­da­ki kar­şı­laş­tır­ma doğ­rul­tu­sun­da ken­di ah­lak an­la­yı­şı­nı da ta­nım­la­dı­ğı önem­li bir ya­pıt­tı Ya­vaş­lık ve o da tıp­kı son ro­ma­nı Kim­lik gi­bi el­li bir bö­lüm­den olu­şu­yor­du. Son dö­ne­min en ba­şa­rı­lı dü­şün­sel ro­man ya­za­rı ve va­ro­luş­çu­la­rın so­nun­cu­su ola­rak ni­te­len­di­ri­len Mi­lan Kun­de­ra, hâ­len ka­rı­sıy­la bir­lik­te Pa­ris’te ya­şı­yor.

Mi­lan Kun­de­ra; Kim­lik’te ol­du­ğu gi­bi Bil­me­mek ad­lı ki­ta­bın­da da Prag’dan sık­ça bah­se­den bir ya­zar ola­rak çık­mak­ta kar­şı­mı­za. Yal­nız­lık, ya­ban­cı­laş­ma, yurt­suz­luk, ha­tır­la­ma, bel­lek ve unu­tuş gi­bi ol­gu­la­ra de­ği­nen bir ya­pıt Bil­me­mek. “Göç­men ol­ma” du­ru­mu­nun si­ya­sal ve psi­ko­lo­jik açı­dan ir­de­len­di­ği ro­ma­na ya­zar ken­di ki­şi­sel ta­ri­hin­den de iz­ler dü­şü­rü­yor. Ody­ssei­a ef­sa­ne­si­ne, Av­ru­pa ede­bi­yat ge­le­ne­ğin­de ana­va­ta­nın­dan ay­rı kal­ma­nın acı­sı­nı ya­şa­yan ilk kah­ra­ma­nın hi­kâ­ye­si­ne ek­lem­le­ne­rek açım­la­nı­yor ro­man. Ber­lin Du­va­rı’nın yı­kı­lı­şın­dan son­ra­ki ter­si­ne göç dal­ga­sı­nı ko­nu edi­ni­yor. Çe­ki­ci, mo­dern ve üret­ken iki ki­şi­nin ya­şa­dı­ğı duy­gu­sal yo­ğun­luk­lu an­lar eş­li­ğin­de ge­liş­ti­ri­len bir an­la­tı bu. Ro­ma­nın baş­kah­ra­man­la­rı, Ire­na ve Jo­sef adın­da iki göç­men ya­hut iki sür­gün. 1968’de­ki Sov­yet iş­ga­lin­den son­ra Prag’ı terk edi­yor­lar. Jo­sef Da­ni­mar­ka’ya, Ire­na da Pa­ris’e gi­di­yor. 1989’da Ber­lin Du­va­rı yı­kı­lın­ca her iki­si de ül­ke­le­ri­ne dön­me­ye ka­rar ve­ri­yor­lar. Dö­nüş yo­lun­da, ha­va­ala­nın­da kar­şı­la­şı­yor­lar ve Prag’da bu­luş­mak üze­re söz­le­şi­yor­lar. Prag’da bu­lu­şup bir­le­şi­yor­lar. Bu kez de ken­di ül­ke­le­rin­de, ken­di kent­le­rin­de ezi­ci ve bo­ğu­cu bir ya­ban­cı­lık, tu­tuk­luk, tu­tu­na­ma­yış ya­şı­yor­lar. Yaz­gı­sı Prag’la bü­tün­le­şen bir kim­lik bu­na­lı­mı, bir ben­lik ya­rıl­ma­sı et­ra­fın­da bi­çim­le­ni­yor Bil­me­mek.

    

     * * *

Prag’dan söz eden baş­ka şa­ir ve ya­zar­lar da var el­bet­te. Ki­mi res­sam, mü­zis­yen ve ti­yat­ro­cu­la­rın da ya­pıt­la­rın­da bu sı­ra dı­şı ken­te yer ver­dik­le­ri­ni bi­li­yo­ruz. Hat­ta ül­ke­si­ni terk edip Prag’a yer­le­şen ya­hut kut­sal bir me­kan gi­bi her yıl dü­zen­li ola­rak bu­ra­yı zi­ya­ret eden sa­nat­çı ve ay­dın­la­rın da bü­yük bir ye­kûn tut­tu­ğu söy­le­ne­bi­lir.

Ya­şa­dı­ğı­mız ül­ke­de de Prag’a il­gi du­yan, ya­pıt­la­rın­da yer ve­ren epey­ce ya­zar ol­du­ğu gö­rül­mek­te. Te­zer Öz­lü, Mi­na Ur­gan, Naz­lı Eray, Enis Ba­tur bu alan­da ak­la ge­len ilk isim­ler. Na­zım Hik­met de yıl­lar ön­ce Prag’dan söz eden di­ze­ler ka­le­me al­mış­tı. Ya­zı­yı o di­ze­ler­le bi­ti­re­lim:

 

slav­ya kah­ve­sin­de otu­ran dos­tum tav­fer’le,

vıl­ta­va su­yu­na kar­şı otu­rup,

tat­lı tat­lı ya­ren­li­ği se­ve­rim

he­le sa­bah­la­rı he­le ba­har­da.

he­le sa­bah­la­rı he­le ba­har­da

ko­nu­şur­ken da­lar da­lar gi­de­riz

bir yi­ti­rir bir bu­lu­ruz bir­bi­ri­mi­zi.

he­le sa­bah­la­rı he­le ba­har­da.

prağ şeh­ri yal­dız­lı bir du­man­dır

ve kı­zıl, ko­ca­man bir el­ma gi­bi.

nez­val ge­çer ta­ze çık­mış kab­rin­den

pa­ram par­ça yü­re­ği de elin­de

ve or­han ve­li’yle kar­şı­la­şır­lar

uru­me­li hi­sa­rın­dan ge­lir o

ve tel­li ka­va­ğa ben­zer or­ha­nım

yü­re­ci­ği de­lik de­şik onun da.

biz de ay­nı lon­ca­da­nız bi­li­riz tav­fer

za­na­at­la­rın en kan­lı­sı şa­ir­lik

sır­la­rın sır­rı­nı öğ­ren­mek için

yü­re­ği­ni yi­ye­cek­sin, ye­di­re­cek­sin.

prağ şeh­ri yal­dız­lı bir du­man­dır

vıl­ta­va su­yu­nun kö­pük­le­ri­ne

mar­tı kuş­la­rıy­la ge­lir is­tan­bul...

lej­yo­ner­ler köp­rü­sü­ne gi­de­lim tav­fer

mar­tı kuş­la­rı­na ek­mek ve­re­lim.

 

 

KAYNAKÇA

Max Brod, Kaf­ka’da İnanç ve Umut­suz­luk, Çev. Ka­mu­ran Şi­pal, Cem Ya­yı­ne­vi, İs­tan­bul 2000.

Zey­nep Oral, Kaf­ka’nın Ken­ti Prag, Cum­hu­ri­yet Ga­ze­te­si, 12 Ka­sım 2005.

Ya­ros­lav Ha­şek, As­lan As­ker Şvayk, Çev. Ce­lal Üs­ter, Can Ya­yın­la­rı, İs­tan­bul 2006.

Mi­lan Kun­de­ra, Kim­lik, Çev. Ay­kut Der­man, Can Ya­yın­la­rı, İs­tan­bul 1998.

Prag 1968 / Doğ­ma­yan Hür­ri­yet, Edis­yon, Çev. Ay­dil Bal­ta, E Ya­yın­la­rı, İs­tan­bul 1968.<

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

8/4/2009 · Kategori: ve digerleri

VATAN GEREK ÖLMEYE YAHUT ALİ EMRE ŞİİRİ / MUSTAFA AKAR

     Ali Emre, sekiz yıllık bir aradan sonra üçüncü şiir kitabı Onarılmış Yas Bitiği’ni (Hece Yayınları, Kasım 2008) yayımladı. Şairimiz diğer yaşıtı şairlere göre daha az yazıyor. Az yazması imgelem gücündeki sürekliliği düşürmüyor, düşürmedi. Tek tek kitapları üzerinden düşünülünce de gördüğümüz bu gerçek, yaşıtı şairler arasında onu ayrıcalıklı bir yere oturtuyor. Hayatımızdaki karmaşanın bir yansıması olarak şairler de şiirlerini sürekli bir değişime tabi tutuyorlar.

     Kendi dizeleriyle kendi okurunu yaratan bir şair Ali Emre. Onarılmış Yas Bitiği’ndeki şiirler “zaman, gök ve güz” üçgeninde ilerliyor. Kitabın çatısını oluşturan bu ana imgeler kafası insanlığın temel sorunlarıyla dolmuş şairin şiir tezidir aynı zamanda.

   Şair önceki kitaplarından farklı olarak daha protest bir damarı açıyor önümüze. Üzgün söylemin lirizmden kaçmak istediği, doğu taraflı bir yenilginin ya da öcün şiirini yazıyor. Kıyamet Mevsimleri’nde ördüğü bu söyleyişi, zamana yaslanan; kendi zamanını yapan; zamanını idrak eden şiirlerle genişletiyor.

     Son dönemde şiir yayımlayan birçok şairde bir kafa karışıklığı söz konusu.

    Ali Emre’nin ise herhangi bir karmaşa yaşadığını düşünmüyorum. “Şimdi Bağdat’ın içine girilmez yastan” derken bile hangi zemin üzerinden konuştuğunu çok iyi biliyor şair. Hümanist olgunun etrafında kurmuyor dizesini. Şair sadece güncel yaşantısının bir sonucu olarak buraya gelmiş değil, daha önce yazdığı şiirlerde de böylesi endişeleri okura yansıtmıştı. Milyon Sesli Mızıka’daki Yeniçeri Lokali şiiri buna en güzel bir örnektir. Tarihsel bazı imgeleri kullanmayı seviyor Ali Emre. KUYUmCU MURAT şiirindeki “Mahmuzunu kente değdirince silme mc donalds doluyor eğeri” mısraının göndermelerini tarihten alıp yaşadığımız çağa uyarlıyor. Ece Ayhan’ın Çok Eski Adıyladır kitabındaki tarihsel şiirlerin aynı zamanda bir parodinin kurgusu eşliğinde ilerlediğini biliyoruz. Ali Emre’de bu parodi, kurgusal olmaktan çok mısraların işaret ettiği anlamı belirginleştirmek, güncel olanla karşı karşıya getirmek için kullanılıyor. Kuyucu Murat, isyandan kurtulan bir çocuğun ölüm emrini vermiştir ve askerler çocuğu idam etmeyince bizzat kendisi o çocuğu bir dere kenarında boğmuştur. Şair ise bu göndermeler eşliğinde sonuca erdiğinde: “Alayından sıkıldık bu Muratların, tüm sadrazamlar tatile çıksın” diyor. Bu şiir aynı zamanda kitaptaki en uzun mısraları barındırıyor. Şair, biçemindeki sert söyleyişi epikleştirirken biçim de epik şiirin uzun mısralı tekniğine evriliyor. Biçem mi biçimi etkiler yoksa biçim mi şiirin biçemini ortaya çıkarır tartışması için seçilebilecek bir şiir KUYUmCU MURAT şiiri. Sadece uzun mısralarla da karşımıza çıkmıyor şair, şiirlerin ismi de epey uzun Onarılmış Yas Bitiği’nde. En fazla on beş kelimeden oluşan bir şiirin haricinde yedi ve beş kelimelik şiir isimleri de mevcut. Tek kelimeden oluşan üç şiir var. İlginçtir, tek kelimelik veya iki kelimelik isimleri olan şiirlerde Ali Emre daha lirik bir şairken, şiir isimleri uzadıkça da epikleşiyor.

 

 

     “Seni şimdi bir Hulagu besliyor kucağında, usulca. Üç aylarda kirletilmiş bitli ve sümsük komşuların yüzünden, Doğu’nun şehrayin göğsü talan edildi nicedir. Amin Maalouf pazarlıyor Batı’da küllerini. Onurun alımlı gürzüne eringen baykuşlar tünedi. Kalk!”

 

    Mısralar uzadıkça düzyazı şiire evriliyor. Milyon Sesli Mızıka’daki Tekâsür şiiriyle düzyazı şiire yeşil ışık yakmıştı Ali Emre. Şair sanki söylemini sertleştirmek için bir bildiriye ihtiyaç duyuyor. Eleştirel tonun yükseldiği şiirlerde düzyazıya kayıyor. Gül Gibi Sevgili ve Gırtlakta Dolaşan Bıçak şiirlerinde şairaneliğin azaltılması yoluyla düzyazıya varılmış gibi bir hava var. Şiirle söylenemeyecek ama şiirsiz de söylenemeyecek bir zorunluluğa ulaşmış şair. Düzyazı ve şiir yakınlığının hangi kertelerde buluşabileceğini bu çıkmalarda denemiş. Türk şiirindeki düzyazı şiirlerin en başarılı örneklerinde de şairlerin şairaneliği bir tarafa bırakmak istediklerini görüyoruz.

    Ali Emre önceki şiirlerinde de hep bir rahatsızlığı imlemiştir. Modern çağdan duyulan rahatsızlıkları şikâyet eder gibi değil de daha çok sorunun kökenine inmeye çalışarak yapmıştır bunu. Onarılmış Yas Bitiği’nde yaşadığımız çelişkileri artık açık açık söylemekten geri durmuyor şair. Ses olarak vardığı sertliği daha önceki şiirlerinde alışık olmadığımız bir tonla pesleştiriyor: “Petrol doyursun gözünüzü lan”. Elverişli antikonformist bir söyleme doğru ilerliyor. Uyum, ritim ve armoni kuruyor Ali Emre. Kendi anlamlarından çıkarmıyor kelimeleri. Yapsa bile sadece anlamlı şaşkınlıklara düşürüyor bizi. Çok anlamlı katmanlar yaratmıyor üstelik. Bazı şiirleri okuyup bitirdiğinizde şiiri bir bulmacayı çözer gibi çözmeye çabalamıyorsunuz; şiir sizi çözüyor zaten. Ki biz şiiri çözmeyiz, şiir bizi çözer.

 

           “Dayadı işte yorgun başını penceremize şehir

             elinden mendili, burnundan hızması düştü

             çıngar çıkaran çingenelerin, cıbıldak peşkircilerin

             on yerinden yaralanmış cinibiz bir tayfa gibi

             hırpalar bizi artık deli dumrul hışmıyla sözcükler

             ne köşeyi tutan o masum leylak kokusu

             ne içimize bir tepsi gök iliştiren bahar”

 

    Çıkrık, buhurdanlık, bedesten, eleğimsağma gibi kelimeler neredeyse Ali Emre sözlüğünün birer maddesi oldular artık. Bu kelimelerle şair ne bir nostalgia etkisi yaratmak istiyor ne de bu kelimeleri geçmişi imlemek için kullanıyor. Eskil bir evren oluşturmak istiyor şair. İçinde yaşadığı çağdan duyduğu memnuniyetsizliği aşmak için diğer kitaplarında ortaya çıkardığı eskil bir evrene sığınıyor. Daha lirik olduğu anlarda “tutuşmuş bir gül” imgesini kullanmaktan çekinmiyor. Başka kelimeler de var böyle. Mesela “mızıka” da Ali Emre’nin vazgeçmediği bir kelime. Dolaylı yollardan Attila İlhan’a bağlıyor şairini. Emre şiirinde kesif bir Attila İlhan etkisi yok zaten; ancak böyle kelimeler şairleriyle özdeşleşmişlerdir git gide. İlhan’ın daha önce Türk şiirinde kullanılmamış kelimeleri ilginç bir söyleyişle buluşturması başka şairleri de etkilemiştir. Mesela İsmet Özel’de bu çalgı armonikaya dönüşür. Attila İlhan şiirinde “sokaklarda mızıka çalan çocuk” Özel’de armonika çalar, ama artık o çalgı bir devrimcinin armonikasıdır. Jilet kelimesini de şiirimize Attila İlhan sokmuştur.  

    Ali Emre başka şairlerin bazı dizelerini tazmin ederek şiirine uygulamış. Kitabın ilk şiiri “Sabahın Beyaz Acısında Ağaçsız bir Dal” şiiri Aragon’dan tazmin edilerek kullanılmış. Yine “Kör ve Fenersizdik Kara Bastık İz Oldu” şiirinde Hüseyin Akın ve İsmet Özel, “Frenk Avlusu” şiirinde de Kavafis, Metin Eloğlu ve Turgut Uyar tazmin edilmiş. “Kötülüğün Gezgin Yosması” şiirindeki Sezai Karakoç dizesi tazmin etmenin en güzel örneğidir.    

    Hafifseyerek söyleme, abartma ya da gülünçleştirme olarak tanımlayabileceğimiz ironi, kendi özüne dönüyor şimdilerde. İroni özellikle oyun yazarları tarafından kullanılan etkili bir araçtı. Bugünkü şiirimizde “dramatik ironi” olarak varlığını genişletmiştir. Karşı koyuşun ve vurgulu “tek ben” deyişinin karakterine bürünmüştür. Dolayısıyla romantik ironinin şiirimizde bir yeri kalmadı artık. Rilke’nin dediği gibi: “Derinlere gidin, ironi inmez oralara”. Ali Emre de derinlere iniyor. İroniyi daha zengin bir açıdan ele alıyor bu kitabında. Kitabın son şiiri, Ayıptır Söylemesi, ironi kullanımı açısından ilginç buluşlarla dolu bir şiir. Sadece ironi de değil elbet, şiir dünyasında yaşanan tartışmalara cevaplar veriyor şair. Dört Dörtlük şiirinde de Kunta Kinte’den Emin Çölaşan’a kadar taşlama mahiyetinde mısralar üretmiş Ali Emre.

 

          Dağlar dağların üstünde işte evler evlerin, bakar durursunuz

           Bir İskender ordusu tüner üsküdarın düşüne, bakar durursunuz

           Odysseus mu spartaküs mü lambamız bozuk seçilmiyor insandan

           Sırıtarak bütün darılarımızı yedi bezirgânlar, bakar durursunuz”

 

   Şiirimizde “şair beni” kullanımı Necip Fazıl’dan Attila İlhan’a oradan İsmet Özel’e kadar bir çeşitlilik arz ediyor. Konuşan her “ben” çok eski kelimeleri kullanarak konuştuğunda bile kendi yarattığı müziğin ve ritmin üzerinden konuştuğu için kolayca şairini tanıtabiliyor bize. Günümüz şiirinde ise “ben” yağmacı bir zihniyetle kullanılmaktadır. “Ben”, “biz”e dönüştüğünde bile ifade ettiği anlamları itibariyle ne bir ahlâka yaslanıyor ne metafizik gerilimlerin ne de didaktik formların bir öğesi oluyor. Mehmet Akif’ten Nazım Hikmet’e kadar izleyebileceğimiz “biz” tercihinin paradigmalarını konuşmaya bile gerek duymuyoruz. Artık şiirimizdeki “biz” kullanımı ya hümanist bir çerçevede ele alınır ya da şairi trajediler yazmaya götürür. Bu anlamıyla Edip Cansever hâlâ aşılamamıştır. Acaba tekrardan bol “ben”li ve bol “biz”li bir şairaneliğe dönmek modernist olarak tanımlanmak istemenin bir parçası mı? “Şair bir biçem kazandığında artık şair olmaktan çıkar ve edebiyat malzemeleri üreten bir işçiye dönüşür.” diyor Octavio Paz. Bu anlamda Ali Emre günümüz şiiriyle yükselen, öne çıkan yönelimleri bütünüyle kendi biçemine dönüştürmüştür bu kitaptaki şiirlerle. Önceki kitaplarında bulduğu dille yetinmiyor şair. Onarılmış Yas Bitiği’ndeki şiirlerde “ben” ve “biz” kullanımının çeşitliliği günümüz şiiri açısından bir zenginliktir.“Di’li” geçmiş zaman kullanımı Yahya Kemal’den beri şiirimizde rağbet edilen bir kullanım. Pathos ağırlıklı yazan şairlerin rağbet ettiği bu kullanım, hem yazılan şiirin geçmişini düzenliyor hem de şairini birazcık rahatlatıyor sanırım.

     Ali Emre şiirinde alışık olduğumuz bu zaman kullanımı giderek şairine özgü bir hal almaktadır. “Bizi azaltan bütün şarkıları unut” diyor kitabının ilk şiirinde Ali Emre. Kitabının arka kapağında da “insan her yerde doğar fakat vatan gerek ölmeye” diyor. Onarılmış Yas Bitiği, elimizden kaçmakta olan şeyleri bize hatırlatmakla kalmıyor, “Bizden kaçan bizim miydi, biz, bizden kaçanlar mıydık?” diye soruyor aynı zamanda…

 

 

   DERGÂH -230 / Nisan 2009

 

 

 

 

  

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

8/4/2009 · Kategori: ve digerleri

ALİ EMRE İLE SÖYLEŞİ / ASIM ÖZ

 

Ali Emre, şiiri üzerinde bir bilinç ekseni geliştirerek sürekli düşünen, geleneği de göz ardı etmeyerek çağdaş şiiri özümseyen, kendine özgü bir ses ve anlatım evreni oluşturmaya çalışan, şiir yolunda ilerleyen, yazdığı iyi şiirlerle dikkati çeken bir isim. Emre ile üçüncü şiir kitabı Onarılmış Yas Bitiği’ni konuştuk.

 

Yayımladığınız ilk şiir kitabının yılını 1998, ikincisini 2001 olarak tespit edersek, uzunca bir süredir şiir yayımladığınızı söylemek mümkün. Bugünlerde, üçüncü şiir kitabınız Onarılmış Yas Bitiği yayımlandı. Bu kitabınızda yer alan şiirleri kitaplaştırmak düşüncesi nasıl oluştu?

 

80’lerin sonundan beri şiir yazıyor ve yayımlıyorum ben. Yaklaşık yirmi yıldır yani. Böyle bakınca sadece üç kitap az aslında. Kitaplarıma girmemiş çok sayıda şiirim de var. Kimileri tam içime sinmediği, bitmediği için; kimileri de ayrı bir kitap tasarımıyla zihnimde yer ettiği için dışarıda kalmıştır. İkinci kitabım Milyon Sesli Mızıka’dan sonra, inceleme, eleştiri ve deneme türündeki yazılara da epeyce ağırlık vermiş oldum. Onları kitaplaştırmayı düşünüyordum önce. Fakat dergilerde kalan şiirlerime haksızlık ettiğimi fark ettim. Yeni bir şiir kitabı çıkardıktan sonra çalışmaya devam etmek daha iyi, daha sağlıklı olacaktı. Zihnimin bir kenarında sürekli yer edecekti bu düşünce zira. Yaşadığımız acılara ve haksızlıklara daha birinci elden yaklaşan şiirlerin ağırlıkta olduğu bir kitap oldu Onarılmış Yas Bitiği. Adıyla da içeriğiyle de koca bir yangının, çoğul bir yas ikliminin içinde biçimlenmiş oldu.

 

Şiirle tanışmanız ne zaman oldu? Sizi bu uzun serüvene tüm yoğunluğuyla başlamaya iten bilinmedik nedenler ya da özel hayatınızdan bazı önemli hayat enstantaneleri oldu mu? Neler söyleyebilirsiniz?

 

Şiire yönelmem, küçük yaşlarda oluşan kitap sevgisinin, okuma merakının içinde oluşan bir durumdur. Annemin de babamın da okuma yazması yoktu. Ve onlar okuyan biri olmamdan büyük bir sevinç ve memnuniyet duyarak büyüttüler beni. Okuma yazma öğrenir öğrenmez, evde onlara kitaplar okudum. Yıllarca hem de. Yüksek sesle kimi zaman. Bu alışkanlığımı hâlâ devam ettirdiğimi söyleyebilirim. Sesim de fena değildir. Öğretmenlerimin bu eksende benle ilgilendiklerini hatırlıyorum aynı zamanda. Okuya okuya yazmaya da başladım. Lisedeyken epeyce şiir yazmıştım. Değerli dostum Ozan Ozanoğlu ile Kastamonu’dayken sigara paketlerine, küçük kâğıtlara şiirler yazardık oturup o yıllarda. Yarışmalara katılırdık. Sonra üniversite yıllarında daha bilinçli okumalar ve yazma çabaları… Hilmi Yavuz’a gösterdim şiirlerimi ilk kez. Verdiğim şiirlerin hepsini okumuş ve notlar düşmüştü. Dergilerde yayımladım yavaş yavaş. Üniversitede hocam olan Mehmet Emin Ağar ile birlikte Mustafa Kutlu’ya gittik bir gün. Bazı şiirlerimi verdim. Peş peşe şiirlerim çıktı Dergâh’ta. Yaş olarak benden biraz daha büyük genç şairlerle tanışma ve konuşma fırsatım oldu. Necat Çavuş, Hüseyin Atlansoy, Şaban Abak gibi. Sonra bir tomar şiirimi Yusuf Ziya Cömert’e ulaştırdı arkadaşlar. Kayıtlar dergisinde yayımlandı onlar. Böyle böyle epeyce şiir yazıp yayımladım dergilerde. Şiirle irtibatımın zayıfladığı dönemlerde beni teşvik eden, yazma konusunda beni yüreklendiren İbrahim Tenekeci, Hayriye Ünal gibi arkadaşları ve Ankara’ya yerleştiğimde çokça ilgisini ve yardımını gördüğüm Hüseyin Su’yu da saygı ve dostlukla anmam gerekiyor kuşkusuz.

 

Şiirin saçağı altında, hem şiir yazarak hem de şiirler, şairler üzerine yazılar kaleme alarak düşünmeye devam ediyorsunuz. Poetik tavrınızı biraz ayrıntılı açıklayabilir misiniz?

Şiir sonuçta doğaya, hayata, kitaplara ve başka şiirlere değerek, batıp çıkarak, onlardan aldıkları eşliğinde yenilenip bileylenerek dile gelmekte. Gerçek şiir, şiire karşı oluşmaktadır hatta. Bütün bilgi türlerinin, fiziki ve manevi disiplinlerin ötesinde şiir insan için çok önemli bir “saçak”tır belki. Fakat her tarafı yıldırımlara ve başka tehlikelere açık bir saçaktır bu. Bu noktada saygıya değer olan tutum, şairin kaçan ya da boyun eğen değil karşılayan ve anlamlandıran kişi olmasıdır.

Bir uygarlığı oluşturan ve yaşatan en önemli öğe, birbirini izleyen yeni ve diriltici başlangıçlardır. İşte, insanın tükendiğinin, sahici bir insan yaşamasının bile artık mümkün olmadığının tartışıldığı bir dönemde, şiirin geleceğini de burada aramak gerekiyor sanırım. Şair bugün bu ölümcül kötülüğü, kendiliğindenciliği, yenilginin kanıksanmasını aşacak yeni bir başlangıca talip olmalı kanımca. Yaşadığı çağın uyuşukluğuna, kirliliğine, teslimiyetçiliğine karşı sesini ateşe vermeli. Ateşi yeniden çalmalı belki de. Bunu insanlığı ayartmaya, kışkırtmaya kalkmak için değil; düşünceyi kendi içindeki şeytanlardan kurtararak, gelişmelere ve nesnelere içeriden değme merakını yitirmeyerek ve gözüpek bir yaklaşımla gerçekleştirebilmeli. İlkel Robinson onurundan kaçarken çarpık Don Kişot gösterişine kapılanmak olmamalı bu. Her tarafından çekiştirilmesine, birçok kötü, çirkin şeye âlet edilmesine ya da hayatın taşrasına itilmek istenmesine karşın şiir, her şeyden önce hayatiyeti korumak için vardır çünkü. Yaşanan bütün çirkinliklere, kötülük ve haksızlıklara karşı insanda savunulmaya, canlılığı korunmaya değer bir şeyler olduğuna içten içe ve kesinlikle inanıldığı zaman şiir serpilir ve çiçek açar. Şiirle ilgili bütün sorun, tartışma ve arayışlar, bu perspektifi gözettiği ölçüde bir anlam ve değer taşıyacaktır. Çağa yeni bir ateş, yeni bir bilinç gerekmektedir. Sezai Karakoç’un ifadesiyle diriltici bir “kıyamet aşısı”na gereksinim duyulmaktadır. Şairin bilmesi ve görev edinmesi gereken şey budur belki de: Şiirin saçağı altında, pervasızca uç gösteren yıldırımı göğüsleyerek doğacak güneşi ya da gökkuşağını ilk hisseden olmak. Bu eksende açılacak bir pencere bulmak ve eskiyip pörsüyen bilincin / bilinçaltının cerahatini akıtmak.

Tek tek bakıldığında farklı algılar, eksenler görülse de bu bilinçlilik hâlini daima önemsedim ben. Kimi zaman yergi ve ironinin, açık bir öfke ve ayaklanma hâlinin, kimi zaman da güzellik ve huzur arayışının öne çıkması aslında hep bu bütünlük ve bilinçlilik arayışına matuf çırpınışlardır. Yer yer kara bir lirizme, yer yer çoksesliliğe, toplumculuğa yahut epik anlatıma hamledilen dizeler ya da şiirler; sonuçta hem yitiğimizi bulma hem de yeni bir tasavvura ulaşma çabasının farklı yansımaları olarak görülmelidir.

Tekil, tamamen kendinize ait bir şiir yazma uğraşı, yeni kitabınızda çokça belirginleşiyor. Farklı yaşantılar, kendine has bir ironik anlatım, çağın yeni durumları ve güçlü bir Ortadoğu duyarlılığının kesişme / çatışma noktalarında ortaya çıkan bir şiirle karşılaşıyoruz. Tam bu bağlamda, bu kitapta topladığınız şiirlere dair bir duygusal- düşünsel değerlendirme yapmanızı istersek neler söyleyebilirsiniz?

 

Onarılmış Yas Bitiği’nin en belirgin özelliği, samimiyetle bütünleşen bir acı ve öfke yumağı içermesidir sanırım. Bireysellikler oldukça azdır. Şiirlerin, yaşadığımız ülkeye ve dünyaya daha dikkatli ve duyarlı bakışlarla yöneldiğini gözlemleyebiliyorum sözgelimi. Bu şiirin ilk alıcıları da anlam dünyalarıyla benim yaşadığım serüvene aşina olanlardır. Kirlenmeye, yozlaşmaya, kanaralaşmaya, haksızlığa, adaletsizliğe, kıyımlara, zorbalıklara, çetelere, emperyalizme ve sömürüye karşı hem açık değiniler hem de direngenlikler söz konusu. Dünyanın sürekli kanayan kalbi olan ve bizim de birçok yönden bir parçası olduğumuz Ortadoğu duyarlığı da merkezî bir yer tutuyor evet. Başka türlüsü de düşünülemez zaten. Şimdilerde, Türkiye’deki kültürel iktidar mekanizmasını aşarak bu bilinçlilik ve duyarlık haline şiirlerini açan başka şairleri görmek de önemli ve sevindirici. Şiirin asmaların, tasmaların ve yosmaların koynundan çıkarak yüzünü insana ve hayata daha fazla dönmesi, edebiyat alanındaki kötücül, yılışık ve kirli algıları da geriletecektir zira.

 

Kendinizi bir kuşağa dâhil ediyor musunuz? Eğer dâhil ediyorsanız bu kuşak içindeki yerinizi değerlendirir misiniz?

 

Yaş ve taşıdığı renkler, duyarlıklar, sorunlar ve tutumlar itibariyle “90 kuşağı” diye nitelenen şairlerle birlikte anıldı benim adım. Yeniden Batılılaşma çabaları ile yerliliğe tutunma arayışının tuhaf bir sarmal içinde dönendiği yıllardı. Hayatta da siyasette de edebiyatta da çok yönlü bir altüst oluş yaşanıyordu. Ucu her yöne açık bir edebî atmosfer içinde, önceleri lirik ve imgeci sayılabilecek bir tutum baskındı yazdıklarımda. Fakat biçimciliğe kapılanan, soyutlamalara mahkûm olan, yaşam çıngısı taşımayan anlayışlardan uzak durmaya çalışan bir taraf da daima vardı. Bu anlayışın çeperlerinin zamanla daha da genişlediği söylenebilir. Bilgi ve bilinç çizgisini okuma ve düşünmeyle muhkem hâle getirmeye çalışan bir yönü olmakla birlikte vehbî bir şair sanırım Ali Emre. Diğer özelliklerine değinmek, taşıdığı değeri ve kuşağı içindeki yerini belirlemek eleştirmenlerin işi.

 

 

“Bizi azaltan şarkıları unutmamızı” istiyorsunuz kitaptaki ilk şiirinizde. Hangi şarkılar bizi azaltıyor? Aklımda kalan dizelerden biri de “Güz işte! Güz diyorum…” İki şiirde güz vurgusu baskın. Başka mevsimler de var ama ben güze odaklanalım istiyorum: Neden güz?

 

Bizim yüreğimize değmeyen, bizi dillendirmeyen şarkılar bunlar. Bizim hançeremizden çıkmayan, bizim çalgılarımıza yakışmayan, yanaşmayan şarkılar. Evimize sıkıntı taşıyan yabancılıklarla dolu olduğu hâlde bize sırnaşan gâvurluklar. Güze gelince… Yazı ve kışı çok sevmiyorum ben. İlkyaz ya da güz arasında gidip gelen bir mizacım var sanırım. “Güz Şiirleri” başlığı altında çok sayıda çalışmam vardı aslında, bitiremedim. “Mevsimlerin insanlara yaptığı fenalıklar” yüzünden.

 

Kerbela, Hızır, Nuh, Deli Dumrul, Fuzuli, Nietzsche vb. Oldukça göndermeli şiirler yazmanızı nasıl açıklarsınız?

 

Şiir, yaşadıklarımıza, gözlemlediklerimize, özlediklerimize olduğu kadar okuduklarımıza, bazı ortak noktalarda buluştuklarımıza, karşı çıktıklarımıza, kızdıklarımıza, sevdiklerimize, ilginç bulduklarımıza da sokuluyor kimi zaman. İnancımızdan, dünya görüşümüzden, tarihimizden, kavgalarımızdan, kitaplarımızdan, arayışlarımızdan, kaçışlarımızdan sökün eden çok sayıda kişiyle, mekânla, imgeyle yüz yüze geliyoruz. Tanışıyoruz, tartışıyoruz, hesaplaşıyoruz, baş başa verip ağlıyoruz, bir yerlerde buluşuyoruz onlarla. Çoğalıyoruz ve yeniden üretiyoruz aynı zamanda. Şiirin anlam eğrileri bizimle yolu kesişen ya da bizim yolumuza çıkan enstantanelerle, mekânlarla ve şahıslar kadrosuyla diyalojik bir ilişki geliştirerek biçimleniyor biraz da. Okumalarla zenginleşen, yazın ve felsefe dünyasına bata çıka oluşan; düşünsel, felsefi bir boyut da taşıyan şiirlerde metinler arası ilişkiler, göndermeler, paralel ya da karşıt çağrışımlar da yerini alıyor kuşkusuz.

 

Şiirlerinizi mekân üzerinden de okumak mümkün. Ben burada sadece “Kastamonu” şiirinizden hareketle şunu sormak istiyorum: İnsan doğduğu yere benzer derler, Kastamonu’ya ne kadar benziyorsunuz?

 

Acıtıcı, incitici bir şeydir bu: Kastamonu’ya, doğduğum yerin kaderine benzememek için oradan kaçtım ben. Kaçtıkça bende büyüdü memleketim. Uzaklaştıkça daha çok özledim. Beni kovduğuna, gurbete saldığına inandığım bu şehir, kemiklerimi kırarcasına beni yeniden sarıp kucaklayabilir mi diye düşünüyorum şimdi. Başka bir yazgıya sahip oldum çünkü ben. Çalışıp okuyarak, koşuşturup didinerek başka bir kaderin içinde büyüdüm. Kastamonu başlıklı şiirim, hâlâ her okuyuşumda etkiler beni. Severek yazdım onu, samimiyetle yazdım. İyi de bir şiir olduğunu düşünüyorum. Terk ettiğim yerler bende hep bir burukluk bırakır zaten. Şehir milliyetçiliğini sevmem ama oralarda edindiğim tatlara da yabancılaşmam. Okuyup evlendiğim yer olan İstanbul’u, hayatımın on yılını geçirdiğim Sivas’ı, şimdi çalışıp karnımı doyurmama vesile olan Ankara’yı da bu eksende değerlendirmek lazım.

 

Onarılmış Yas Bitiği’nde, ilk kitaplara göre, betimleme ve öyküleme ile bütünleşen yeni bir biçemle de yüz yüzeyiz. Söylem öznesi kimi zaman dışarıdan nesneleri, olguları betimliyor, kimi zaman da tekil birinci şahıs olarak söylenircesine konuşuyor. Betimleme ve yeni biçem, yeni şiirlerin hedeflediği, gereksindiği olgular mıydı?

 

Şiirlere can veren temlerin, duyarlıkların gereksindiği bir durum bu. İlk iki kitaba göre daha fazla olduğu doğru. Gösteren, dikkat çeken, tanıklık eden, müdahil olan, yer yer kızıp tepki gösteren bir tavrın bu son şiirlerde daha bir öne çıktığı söylenebilir sanırım. Hem içe dönük mırıldanma ve inlemeler var, hem de dışa dönük ağıtlar ve feryatlar. Bazı şiirlerde yeni bir biçeme yaslanan anlatımcı karakter baskın. Söyleyiş de bu bağlamda yer yer ironiye, humora, yergiye hatta sert sözlere ve argoya daha fazla sokuluyor sanki. Sonuçta eleştirelliğin, acıyı ve öfkeyi dışa vurmanın farklı biçimleri bunlar.

 

Sizin her zaman ironik bir tavrınız oldu. Bıyık altından gülen, iğne batıran, yozluğa ve yüzeyselliğe savaş açan bir tavır bu. Bir yandan çok coşkulu, naif yanları olan yalın bir sesiniz, bir yandan da yapmacık görünen her şeye savaş açmış bir yanınız var…

 

Şiirlerim beni fazlasıyla yansıtıyor demek ki. Mizaç özellikleri bakımından da böyle bir insanım ben. Gündelik hayatımda da böyle bu. Kimi zaman çok konuşkan kimi zaman alabildiğine suskun. Kimi zaman neşeli, esprili kimi zaman somurtkan ve durağan. Kimi zaman barut gibi, kimi zaman çocuksu. Arası, ortası yok. Fakat daima içtenlikten, delikanlılıktan, direngenlikten yana bir tavır. Sol memenin altındaki cevahiri karartmamayı önemseyen bir duruş.

 

 

Ali Emre adıyla çeşitli dergilerde şiir üzerine inceleme, araştırma, değerlendirme, tanıtma ve çözümleme yazıları yayımlıyorsunuz. Bu eleştirel bakışın, şiir yazarken sizi sıkıştırdığı oluyor mu?

 

Sürekli bir sıkışmışlık ve telaş hâli vardır bende. Soluk soluğa yaşayan, sürekli koşuşturan biri olduğumu yakınımdakiler de çok iyi bilir. Eleştirel bakıştan kaynaklanan bir şey değil bu elbette. Sorumluluklarımın, işimin gücümün fazla olmasından, uğraş alanlarının çokluğundan.

Hiçbir zaman bir okurluk ya da yazarlık lüksüm, ayrı zaman dilimlerim olmadı şimdiye kadar. Yedi yaşından beri hem okuyan hem de çalışan bir insanım ben. Daha rahat bir işimin olmasını isterdim doğrusu. Haftanın neredeyse yedi günü, sabahın sekizinden akşamın sekizine kadar koşturuyorum. Kötü olan bu. Onun dışında, yazı çalışmalarının beni daha da zenginleştirdiğini, bana çok şey kattığını düşünüyorum. Şiirime de olumlu etkileri olduğunu düşünüyorum bunların.

 

Yazılarınızda dil ve şiir üzerinde çok duruyorsunuz. Şiirlerinizde de ince ve ustalıklı bir dil kullanıyor, dile çok önem veriyorsunuz. Dil, şiir ilişkisi bağlamında neler düşünüyorsunuz?

 

Türkçe yazılan şiir, günümüzde de bütün olumsuzluklarına, sorunlarına karşın zinde ve zengin bir şiirdir. Bu zindelik ve zenginliğin görünür kılınmasını, güncel ve entelektüel ilgileri boşlamayarak hayata ve insana daha fazla sokulmasını, sahici ve nitelikli arayışlara yönelmesini, çıtayı yükselterek kavileşmesini engelleyen iki olumsuzluktan söz edilebilir sanırım. Bunların ilki, edebiyat dışı ilgilerin ve doğallıktan uzak yenilik arayışlarının tazyikiyle, işi mevcut şiirin adeta genetiğiyle oynamaya kadar vardıran avangart ve hoppaca tutumdur. Belirgin bir gerekçesi ve yörüngesi olmayan bu tutumda, şiire küresel ve kirli bir dış dünya giydirilmektedir adeta. Şiir sıradan bir nesne konumuna indirgenmektedir. Sindirilip özümsenmemiş ve gelgeç özellikleri aşamamış müdahaleler nedeniyle, kendine özgü kaliteleri bakımından da ucu her yöne açık bir yabancılaşmaya, hırpalanmaya maruz bırakılmaktadır. İkinci sıkıntı, dil konusunda karşımıza çıkmaktadır. Türkçe yazılan şiir, onca sıkıntının yanı sıra, bir dil sorunu, dillendirme sorunu, dile getirme sorunu, dil bilmeme sorunu, dilsizlik sorunu, yanlış ya da yabancı bir dille konuşmaya zorlanma sorunu yaşamaktadır. Üstelik bunun üstü örtülmekte, yapılanlar görmezlikten gelinmekte ya da başka değer yargılarına hamledilerek geçiştirilmektedir. Dahası müptezelliğin, goygoyculuğun, kirlenmenin bin türlüsüne imza atanlar, ortalama bir dil bilgisine ve kompozisyon bilincine sahip olmayanlar, şiirde çığır açtıkları vehmiyle böbürlenip durmaktadırlar.

Şiir, kendisine zorla, zorbaca giydirilen bir anlatım kaosu içinde hafakanlar geçirmektedir. Boğazına sarılan eller yüzünden kem küm etmeye zorlanmaktadır. Şiir; dil yanlışlarının, anlatım bozukluklarının en çok görüldüğü bir yazınsal tür olmaya doğru sürüklenmektedir. Evimize ve eğnimize olduğu kadar dilimize ve dile getirdiklerimize de sırnaşan modern ve mekanik saldırı, şiirin önünde süngülerini düşürme telaşından uzaklaşmış görünüyor artık. Şiirin hımbıl ve pörsümüş atlasını zenginleştirip havalandırmaya matuf emeklere, bilinçli arayışlara, bir gerekçesi olan yenilik ve zindelik çabalarına sözümüz yok elbette. Ancak şiiri, sözün yılışık ve debdebeli kulesine hapsedenler de dilinin kilerinde küflendirenler de şiire eziyet etmektedirler. İnsanda sahici bir karşılık oluşturmak isteyen şair; dimağını ve sözlüğünü arındırmalıdır. Dilini çözmeyi önemsemeli ve zulûmatı terk etmelidir.   

Çok kişisel bir soru sormak istiyorum: Bir şiiri bitirip “İyi oldu vallahi!” diye düşündüğünüz olur mu? Böyle anların heyecan ve tadını tarif etseniz neler söylersiniz?

 

Bir şiiri bitiremediğim zaman, hissedilir ve süreğen bir rahatsızlık duyduğum daha çok olur. Bir yazı yazar gibi dura dura, beklete beklete şiir yazamıyorum ben. Şiir benim için bir varoluş sorunu değilse de gündelik yaşamımı da etkiliyor ister istemez. Bitirip beğendiğim bir şiiri, bir odaya kapanarak yüksek sesle okurum sözgelimi. Gece uyanıp tekrar baktığım, defalarca okuduğum, okudukça mutlu olduğum, eşimi ve çocuklarımı karşıma dizip heyecanla onlarla paylaştığım çok şiir vardır. Onlardan çaldıklarımı onlarla paylaşmayı, aileme dönmeyi önemserim. Telefon açıp sevinçle bazı arkadaşlara okuduğum, hatta onları bu yüzden sabahın köründe uyandırdığım olmuştur. Şiirimin yer aldığı bir dergi sayfasına dakikalarca baktığım da vakidir.

 

Teşekkür ederim.

 

Ben teşekkür ederim.

 

HECE, nr. 148 / Nisan 2009, s. 118 - 124

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

8/4/2009 · Kategori: ve digerleri

BU ŞİİRDE ONARILMIŞ BİR YAS BİTİĞİ VAR / GÖKHAN TOKATLIOĞLU

        Ali Emre, şiirdeki ilerleyişini bilinçli ve özenli bir çabayla sürdürüyor.

        Şiirindeki taşların her geçen gün daha bir yerli yerine oturuyor oluşunu; çalışkanlığına, geniş ölçekli okumalarına ve bilgilenme konusundaki gayretine de bağlamak mümkün. “Şiirin kimyasını,  biçim ve içerikle ilgili sorunlarını konuşurken karşımıza çıkan bütün yaklaşım biçimlerini, kuramsal görüşleri, değerlendirme ve çıkarımları şairin izlemesini ve önemsemesini beklemek; onu müthiş bir sıkletin, bilgi yükünün ve zihinsel bir kaosun kucağına itmektir.” 1 şeklinde bir tespitle şairin yükünü hafifletmeye çalışsa da kendisi bu yükün altına girmiş ve onu seve seve kucaklamıştır.

         Türk şiirini yakından takip eden bir şair Ali Emre. Onun bu eksendeki dikkatini ve çabalarını, dergilerde yayımladığı çeşitli yazılarında da görebiliyoruz. Sezai Karakoç’tan İsmet Özel’e, Cahit Zarifoğlu’ndan Edip Cansever’e,  Necip Fazıl’dan Arif Ay’a, Ahmet Oktay’dan Süreyya Berfe’ye kadar birçok şairi şimdiye kadar fazla değinilmeyen yönleriyle ve ilgi çekici bir üslupla konu etti yazılarına. Aynı zamanda Ömer Erdem, Hayriye Ünal, Ali Ayçil, Mehmet Can Doğan, İbrahim Tenekeci,  Osman Özbahçe, Ali Kozan, Yücel Kayıran gibi görece daha genç birçok şairden yazılarında söz ediyor olması ve aynı zamanda günümüz şiir duruşları hakkında yaptığı tespitler, onun bu ülkede yazılan şiire yönelik ilgisinin ne kadar güçlü ve güncel olduğunu gözler önüne seriyor.

         Yazılarında şair-şiir değerlendirmelerinin yanı sıra şiirle ilgili kavram ve sorunların irdelenmesine de önem verdiğini görüyoruz. Günümüzde oluşan şiir dilini yakından izlemeyi ve ona kendi çizgisinde katkıda bulunmayı da ihmal etmiyor Ali Emre. Geleceğin şiirine yol açmaktan söz ediyor. Türkçeyi bilmeden şiirde çığır açmaya yeltenenleri eleştiriyor. Çok iddialı manifestolarla okuyucu karşısına çıkan şairleri yakından tanımakla birlikte, onların arasına katılmıyor.

         Ali Emre’nin özellikle son şiirlerinde dikkatimizi çeken önemli bir özellik de oluşturduğu metinlerin kendinden önceki metinlerle çeşitli bağlamlardaki ilişkisidir. “Onarılmış Yas Bitiği”nin sayfalarında adı doğrudan zikredilen ya da mısralar arasına özenle yerleştirilen ve dikkatli bir şiir okuyucusunun gözünden kaçmayacak birçok şair-şiir, yazar-kitap var. Şair yukarıda değindiğimiz gibi, Türk şiirini iyi tanıyor olma özelliğini şiirine de taşımış. Özellikle imgelerini oluştururken ya da meramını dile getirmeye çabalarken, başka şairlerden şiirine mısralar, sözler taşıması ya da onlara göndermelerde bulunması dikkat çekicidir. Bir tür metinlerarası ilişki olarak nitelenebilecek bu yaklaşımın, dizimsel ve dizgesel anlam ilişkileri açısından metne güç kattığını söylemek mümkündür.

         Son kitapta yer alan şiirlerden biri olan “Frenk Avlusu”, metinlerarası ilişkinin kimi yönlerden en canlı, en somut örneğidir. Bu şiirden hareketle kitaba yayılmış ilişkiler ağını genel bir değerlendirmeye tabi tutabiliriz.

         Frenk Avlusu”; yalnızca avludan, avlu ile ilgili genelgeçer çağrışımlardan ibaret değildir. Şairin bütün yaşam alanlarının son çözümlemede negatif bir karşılığıdır ve şair bu yaşam alanlarıyla birlikte kendisine dayatılan yaşam biçiminden rahatsızdır. Havai fişek ve buldozer sesleriyle irkilip yiten meseller, evlerin büyüsünü bozmuştur zira. Nemrut caddeleri bağrında besleyen şehir, gökdelenlere saklanıp Ramses’i aratmayan bir zorbalıkla, gürbüz yaramızla oynamaktadır. Zevkin doruklarında bir akıl tutulması hâkimdir. Bakire alıp hamile satan bir müfredat; Itri’nin, Nedim’in, Patrona Halil’in olduğundan farklı algılanmasına neden olmuştur. Hayat, önünde hep diz çökülmesini istemektedir. Umudu kağşamış şehirlerde sürdürülen bu teslimiyetçi yaşam; sırnaşık komşular, hınzır kadınlar, gözdağı veren politikacılar, halayıklar ve kekeme şairlerin de desteğiyle alafranga bir döneklik, puştluk sarmalı oluvermiştir. Kızgınlık, öfke ve ironinin yanı sıra yabancılaşmanın getirdiği bir acı ve hüzün yumağı da kendini daima hissettirir.

   Ben ki saçlarına çokça aklar berkitilmiş

    Bir Semud’um”

         Ali Emre, söz konusu şiirine Cumali Ünaldı Hasannebioğlu’nun “Semud” adlı şiirinden seçtiği mısralarla başlamaktadır. Bir dönem, kimi gençlerin dilinden düşmeyen mısralardır bunlar. Şairin de rahatsızlığını, sancısını depreştiren çiğ ve çirkin yaşam biçimine karşı duruşun, tarih içinde devinen bir çıkışla dillendirilişidir Semud.

      Şiirde konuşan özne, bir ırmak gibi kendi yatağını açmanın peşindedir. Elleri morfin ve tütün kokan ecinniler yerine; tankların önüne yatan, iki dağın öpüşmesi gibi gülerek ölen kızları, Selahattin’i, Yusuf’u, Şuayb’ı, Battal Gazi’yi koymaktadır. Böylece pişmiş aşa su katıp son dakka golü gibi puştluğun inini yıkacaktır. Özgürlük ve doğallığın işareti olan uzun, gür, omuzlara akan saçlar barbarlar tarafından kısaltılmış, hayatın temel anlam alanları boğulmuş, anlam dizgesi barbarca budanmıştır. Roma’yı yağmalayan Cermen soyundan gelen Vandallara benzer bu barbarlar.

         Kendisine dayatılan yaşam karşısında bir duruş sergilemektedir şiirin başat öznesi. Ne var ki bu duruşu başkalarıyla karıştırılır. Söz konusu şiirde geçen “Horozdan korkan oğlanlarla beni bir tuttular” dizesi, başka bir şairi, Metin Eloğlu’nu devreye sokar. Metin Eloğlu “Horozdan Korkan Oğlan” şiirinde yaşam karşısında bir duruş sergilemektedir. Ancak bu duruş, hem çıkış noktası hem de nitelik açısından farklılık arz etmektedir.

         Bunu takip eden ilk mısrada Turgut Uyar “Dünyanın En Güzel Arabistanı”yla çıkar karşımıza. Şairin “Elif Dediğimde Çarşı” şiirine de konuk olmuştur Turgut Uyar. “Dünyanın En Güzel Arabistanı” adlı kitabındaki “Geyikli Gece” adlı şiirinin, “ Ne geyikli gece ne mis sokağı ne tahanın kitabı” mısrasındaki değiniden sonra, burada da kullanılması şair açısından Uyar şiirinin önemini göstermektedir. Doğunun şehrayin türküsü talan edilmiş ve külleri Batıda Amin Maalouf tarafından pazarlanmıştır. Talan edilen bir coğrafyadaki yer arayışının ilk adımını oluşturmuştur bu mısra.

         Sezai Karakoç, kitabın tamamında olduğu gibi bu şiirde de en çok ilişki kurulan şair olarak yerini alır:

         “Ne Lili vardı henüz ne yeşil sarıklı ulu hocalar

         İlim bir nokta idi, onu ben çoğalttım.

         Kovulunca mekteplerden yuhalanarak

         Evleri balkonsuz yapan mimarlar”     

         Bu mısralar Sezai Karakoç’un üç farklı şiiriyle ilişkilendirilebilir: Hızırla Kırk Saat, Balkon, Lili. Şair böylelikle “Horozdan Korkan Oğlan” ile bir tutulmasından yaşadığı rahatsızlığı güvenli bir limana taşımıştır kanımca. Çağ karşısındaki duruşu net olan Karakoç’un “Ey yeşil sarıklı ulu hocalar bunu bana öğretmediniz” diye başlayıp devam eden itirazına eklemektedir kendi duruşunu.

         Karakoç’un “taşrada kalmakta ve taşralı duyarlıkları biriktirmekte ısrarlı” Ali Emre şiirine bu kadar fazla misafir edilişi sebepsiz değildir. “Sezai Karakoç, batılılaşma sürecinden sonra vücud bulan türedi kentlere, daha doğrusu bu kentlerde Batı’dan dikkatsizce ithal edilen otomasyon ve betonarme yaşam biçimine savaş açmıştır. Açtığı savaşta da Anadolu’dan başlayan ve bütün bir Ortadoğu’ya açılan Doğu kültürünü siper olarak kullanır.” 2

         Ali Emre’nin, aynı şiirdeki “Dünyayı incittim ortadan ikiye ayırıp saçlarımı” mısrası, bizi İsmet Özel’in “Mataramda Tuzlu Su” şiirine götürür.

    

     Başım açık, saçlarımı ikiye

     Ortadan ayırdım

     Kimin ülkesinden geçsem

     Şakaklarımda dövmeler beni ele verecek

     cesur ve onurlu diyecekler

     halbuki suskun ve kederliyim

                                                   

         Şair böylece yaşam karşısındaki duruşuna yeni bir boyut kazandırmıştır. “Hep bu bozuk düzen, bu darağacı suratlı toplum” karşısında en çok kendine gömülü insanın cesur ve onurlu diye algılanan suskun ve kederli duruşudur bu.

         İsmet Özel metinlerarası ilişki bağlamında “Onarılmış Yas Bitiği”nin sayfalarında sıkça rastlayabileceğimiz bir şair değildir. Bununla birlikte Ali Emre şiirinde iki açıdan ağırlığını hissettirmektedir. Halkın dilini şiirine kaynak olarak kullanması ve sıfatları kullanarak oluşturduğu alışılmamış bağdaştırmalar, İsmet Özel’i hatırlatan bir yön oluşturur şiirlerinde.

         Sözcüklerin anlam ayırıcıları ve anlam belirleyicileri yönünden alışılmışın dışında bir anlam bağlantısıyla kullanılması, şiirde güçlü imgelerin yaratılmasına olanak verir. Ali Emre gündelik dilin dışında kalan sözcükleri bu maksatla şiirlerinde sıkça kullanmıştır. “Abraş, bungun, yeldirme, replik, cinibiz, peşkir, salaş” gibi sözcüklerle oluşturduğu alışılmamış bağdaştırmalar şiirine güç katmıştır: sunturlu yerleri dünyanın, bungun adalar, aşkın sağaltan rengi…

         Frenk Avlusu, Türk şiirinin Çelebi şairi Asaf Halet’le sonlandırılır. Onun mistik duruşu da eklemlenmiş olur böylece hayata karşı. Yolunmuş saçlara, dövülmüş döşlere, kimsenin aldırmadığı kentlere Ali Emre kayıtsız değildir. Herkesin hakkından gelecek bir yağmuru, Ali cenkleri okuyup evini genişleterek beklemektedir. Kim bilir belki de bitik bir yası bu şekilde onarmaktadır.

         “İyi bir metinlerarası tercihi ancak kaynaştırma, asıl metne eklenen metnin tam anlamıyla yedirilmesi ile oluşur.” 3 Görüldüğü gibi kısa bir şiir sayılabilecek Frenk Avlusu’nu beş şairin yedi farklı şiiriyle ilişkilendirebildik. Diğer şiirlerde ancak dikkatli bir okuyucunun fark edebileceği metinlerarası ilişki, çok canlı bir biçimde bu şiirde kendini hissettirmektedir. Ali Emre tehlikeli sınırlarda cesaretle dolaşmış ve başarıyla şiirini tamamlamış. Sonuçta okuyucunun belleğini harekete geçiren yeni bir metni ustalıkla oluşturmuş.

         Onarılmış Yas Bitiği’nin sayfalarında Fazıl Hüsnü Dağlarca’dan Edip Cansever’e, Necip Fazıl’dan Nazım Hikmet’e daha birçok şairle karşılaşabilirsiniz. Ali Emre hem oluşturduğu şiir dilini hem de hayata karşı duruşunu Türkçe şiirin birikimiyle beslerken özgünlüğünü korumayı da başarıyor.

 

Kaynakça

1.      Ali Emre, “Sözün Yalınkatlığı ile Bilginin Irgatlığı Arasında Geleceğin Şiirine Yol Açmak”, Hece, nr. 118  (Ekim 2006).

2.      Turan Karataş, Doğunun Yedinci Oğlu Sezai Karakoç, Kaknüs Yayınları, İst. 1998, s. 334

3.      Ercan Yıldırım, “Metinlerarasılıktan Parodiye Postmodern Edebiyat”, Hece Öykü, nr. 24, (Aralık-Ocak 2007), s. 123-129. 

 

HECE, nr. 148 / Nisan 2009, s. 125 – 128.

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »