ALİ EMRE / CEMİL MERİÇ VE ANSİKLOPEDİK DÜŞÜNCE
Farklı köklerde maya tutmuş fakat zamanla ortak yollarda buluşmuş yolcuları da aynı kökten gelen fakat zamanla ayrışıp farklılaşan dalları da besleyebilen bir düşünce adamı Cemil Meriç. Gecikmeli de olsa, değişik anlayış ve görüşlerdeki kişilerin ilgi odağı olmuş, üzerine eğildiği konularda kendine özgü bir bakış ve yorum çeşitliliği getirmiş sıra dışı ve sancılı bir aydın.
Çoğu zaman yalnız ve yoldaşsız, hazırlıksız ve yordamsız fakat daima bitimsiz bir tecessüsle Doğu’dan Batı’ya yaptığı zihinsel gezilerde edindiği seçkin ve zengin malzemeden, döneminin koşulları dikkate alındığında benzersiz bir hazine yaratmıştır. Artık durağanlaşıp bunadığı varsayılan Doğu felsefesinin bir zamanlar parlak ve etkileyici coşkular / derinlikler içeren birikimini Batı düşüncesinin kuşkuculuğuyla, sağlam ve oturaklı mantığıyla karmaya çalışmıştır.
Bir aydının, bir edibin, bir eleştirmenin, sıra dışı bir düşünce adamının kalem oynatacağı alanlarla ilgili temel bilgileri sağlıklı bir şekilde, zamanında ve doğru kaynaklara uzanarak elde etmesi önemlidir kuşkusuz. Geniş bir ufuk kazanmada, düşünme ameliyesine işlevsel bir yol haritası çizmede, yorum ve yargı belirtirken sağlam dayanaklara yaslanmada bu etkinliklerin sanıldığından çok daha fazla etkisi ve katkısı olmaktadır. Bu durum, her şeyden önce iyi bir talebe, nitelikli bir okur olmanın gerekliliğine işaret etmektedir. Birikim böyle elde edilecek, zengin ve kullanışlı bir sözlüğe böyle bir çabayla ulaşılabilecek, düşüncenin yapıtaşları ve temel enstrümanları bu tür bir hazırlıkla görünürlük ve derinlik kazanacaktır.
Cemil Meriç’in en önemli özelliklerinden biri de öğrenmeye, temel kaynaklara bizzat ulaşmaya, okuyup bilgilenmeye değer vermesi, bilgi edinmeden konuşmamasıdır. Gençlik yıllarından itibaren sürekli okuyan ve not tutan Cemil Meriç; yüzlerce konu, kavram, kişi, biyografi, kitap, olay ve olgu üzerinde durarak ve hepsinin referanslarını da belirterek devasa ve kendine özgü bir ansiklopedi, bir kültür ve düşünce atlası, açıklamalı bir edebiyat sözlüğü meydana getirmiştir adeta. Yıllarca yoğun bir dosyalama ve fişleme çabası içinde olduğunu gördüğümüz Cemil Meriç, ilgisini çeken her konuda telaşlı ve zamanı azalmış bir ansiklopedist gibi malzeme biriktirmiştir. Hayatı boyunca temel kültür eserlerinin önemi üzerinde durmuş, dergi koleksiyonları yapmış, başucu kitaplarına yeniden dönmeyi ihmal etmemiştir. Hem temel kaynaklara yönelen ve onlardaki birikimi kavrayıp özümseyen hem de güncel olanı takip eden, bunlar arasında kendine özgü bir korelasyon kurmayı önemseyen bir tutuma sahip olduğu da rahatlıkla söylenebilir. Ansiklopedistler gibi Batı’dan, Doğu’dan, Uzak ve Ortadoğu’dan, tarihten, gelenekten, edebiyat, sosyoloji, tarih ve felsefeden bilgiler, belgeler, anekdotlar, yorumlar aktarmakla kalmamış; duruşu, kitaba / okumaya merakı ve açlığı, ilgileri ve özgün yaklaşım biçimleriyle dikkat çekmiştir.
Cemil Meriç de birçok ansiklopedist ve düşünce adamı gibi, bir yanıyla aktarıcı bir aydın profiline sahiptir kuşkusuz. Fakat aktarırken “kendi toplumunun tarihsel ve kültürel kökenlerine inen çözümler” aramanın önemini de zaman içerisinde kavramıştır. Kendi kendine devamlı sorular soran, tartışan, tartışmaya açan, Batılı değer ve ürünlerin bu ülkede uygulanabilme olanaklarını değerlendiren, bütün hakikatleri tenkit süzgecinden geçiren, kimi zaman bir senteze ulaşan, kimi zaman tercihte bulunmayı ve sentezi okuyucusuna bırakan yaratıcı bir fikir işçisidir aynı zamanda. Büyük yazar ve düşünürlere saygı duyan, onlarla çeşitli köprüler kurup diyaloga giren, bunları okuyucusuyla da paylaşan bir okuma ve yazma tutkunudur. “Bu Ülke” adlı kitabında bu konuyla ilgili olarak şunları söylemektedir: “Hakikatte kendilerini konuşturduğum düşünce adamları, bir tarafıyla benim tercümanlarımdır. Tanıdığım binlerce insan arasından onları seçişim, bazen kendimi sahneye çıkarmak istemeyişimden, yani bir şöhretin arkasına gizlenmek ihtiyatkârlığından, bazen de onlarla boy ölçüşebileceğimi ispata kalkmak gibi bir bencillikten kaynaklanabilir.”
Cemil Meriç’in ilgi duyduğu, sözünü ettiği her düşünür, her portre, her edip aslında tek bir amaca hizmet eder. Okuyucuyu yanıltan bir paradoks olarak da görülebilir bu durum. Aslında, bire bir düşüncelerden ve düşünürlerden söz etmemektedir Cemil Meriç; onların arkasından, onların üzerinden kendisi konuşmaktadır. Kendi görüş ve yorumlarının gün ışığına çıkabilmesi için vesile olur bunlar. Edebiyat ve düşünce tarihinin yıldızları, politikacılar, aydınlar bu amaca hizmet etmek için ortalıkta dolaşmaktadırlar sanki. Cemil Meriç okumalarından çok, Cemil Meriç’in kendisidir okuduklarımız. Bütün müphemlik ve muğlaklığı içinde; çok katmanlı, melez ve çoğul bir kimlik eşliğinde gerçekleşir bu durum. O da belki bir ölçü, bir şiraze, bir itidal aramaktadır; fakat özellikle genç okuyucuyu cezbeden yönü sivri dilli, keskin bakışlı ve zaman zaman patetik oluşu, yersiz-yurtsuzluğudur. Doğal ve sıra dışı bir ansiklopedi, gümrah ve çarpıcı bir sözlüktür onun düşünceler, sözler, kelimeler, satırlar arasından çekip kurduğu edebiyat ve fikir külliyesi.
Yazıp yorumladıklarında bütüncül bir anlam dizgesi, kolayca tespit edilebilir ölçütlere sahip bir tutarlılık ve devamlılık olmadığı söylenebilir Cemil Meriç’in. Ele aldığı konuyu ya da insanı, kendine has bir yaklaşımla fakat dağınıklıktan kurtulamadan değerlendiren, konudan konuya atlayan, bazen çelişkiler içinde çırpınan fakat savunduğu görüşü de büyük bir ustalıkla, etkileyici bir titizlikle, bazen duygu sömürüsü yaparak ve ısrarla savunan bir fikir cambazı portresine sahiptir. Daima aktif bir düşünme yöntemidir bu; çoğu zaman sert, köşeli, mübalağalı hükümlerle ilerleyen, aynı zamanda okuyucusunu ya rahatsız eden ya da ikna eden bir tutumla bütünleşmiştir. Sürekli okuyup araştıran, bulan, bulduğunu yeniden ele alıp yeni sorularla irdeleyen, kendini değişmez bir görüşe hapsetmemeye çalışan bir aydının uçlarda dolaşmasını, bu sırada kimi tezatlar içine düşmesini de yaydığı ışık ve heyecandan ayrı düşünmemek gerekiyor elbette. Her alana açılma azmi ve düşüncesiyle çalışmaktan yılmayan ve yorulmayan; anarşizmden sosyalizme, oradan İslamiyet’e, İhvan-ı Safa’dan ansiklopedistlere, tarih felsefesinden edebiyat sosyolojisine, Dante’den Hugo’ya, feodalizmden Osmanlı’ya, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e, Machiavelli’den Cevdet Paşa’ya, Namık Kemal’den Nazım Hikmet’e ve hep muhalif olana, arafa giden bir idrak ve zekâ eşliğinde “Kültürde her gelişme, kültürler arasında bir koalisyondur.” düşüncesiyle uğramadık mabet bırakmamıştır. Bu nedenle Claude Levi Strauss’yu, Maw Weber’i, Arnold Toynbee’yi de kültüre açık aydınlar oldukları için sık sık selamlamıştır.
Bir referans kumkumasıdır aynı zamanda Cemil Meriç, bir fikir arkeologu olarak nitelenebilecek bir aydındır. “Tecessüs” en sevdiği ve sık sık kullandığı sözcüklerdendir bu yüzden. Şüpheden bile şüphe eder, “kesin inançlılık” girdabına kapılıp gitmekten yıllarca kaçınır. Türk düşüncesinin Batı ile temasından günümüze kadar olan macerasını, neredeyse hiçbir ayrıntıyı atlamaksızın tarayan; ürettikleriyle adeta devasa bir arşiv oluşturan, kültürel bir bellek inşa eden çok yönlü bir yazı adamıdır.
“Kamusa uzanan el namusa uzanmıştır.” diyerek düşünceye giydirilen dile, sözün önemine ve gücüne, kavramların yerli yerine oturtulması gerektiğine dikkat çeker. Düşünce alanında da söz dağarı oluşturma ve kavramları sahici yönleri ve kökenleriyle değerlendirme konusunda da bilinçli ve titizdir. Bu Ülke’de şunları söylemektedir bu konuyla ilgili olarak: “Mefhumların kâh gülünç, kâh korkunç maskelerle raksa çıktığı bir karnaval balosu, fikir hayatımız. Tanımıyoruz onları, nereden geliyorlar bilen yok. Firavunlara benziyorlar, kalabalığa çehrelerini göstermeyen firavunlara. Ve aydınlarımız, o meçhul heyulalar için ehramlara taş taşıyan birer köle.” İnsanlığın edebiyat ve düşünce tarihini tavaf etmekten bıkmayan Cemil Meriç, kelimeleri de, hakkında ansiklopedi yazacak kadar tanımak gerektiğini düşünür.
Önceleri, -kendi deyişiyle- tecessüslerinin yöneldiği tek kutup Avrupa’dır Cemil Meriç’in. Düşünce coğrafyasında neredeyse başka bir yer, başka bir şey yoktur; sadece konuştuğu dil itibariyle Türk’tür. Sırasıyla şiire, romana, düşünceye yönelir. Gaston Jeze’ın maliye ile ilgili dört yüz sayfalık bir kitabı ile Stalin’in “Pratik ve Teori” adlı kitabını çevirir yirmili yaşlarının başlarında. Dikkatlice bakıldığında görülmektedir ki edebiyatla ilgilenirken bile sosyolojinin koluna girerek, sosyolojiyi içselleştirerek yürümektedir aslında. Yavaş yavaş kendi kitaplığını kurmakta, kendi sözlüğünü oluşturmakta, kendi ansiklopedisinin madde başlarını belirlemektedir. Ülke aydınına henüz yeni ve farklı gelebilecek onlarca konudan, kavramdan, kişilikten söz eder. Kimi zaman hayranlık duyarak gerçekleştirir bunu, kimi zaman eleştirerek, kimi zaman da eleştirel bir gözle yanlışları düzelterek. Şair Heine’den söz eder önce, Hitler Almanya’sının adını anmadığı fakat Fransız solunun göklere çıkardığı Yahudi asıllı şairden. Sonra Balzac çıkar karşısına. Türk aydınının 30’lara kadar İnsanlık Komedyası’ndan habersiz yaşadığını iddia eder. Ardından Victor Hugo ile ilgilenir. Bu iki yazardan çeviriler yapar. Başkalarının yaptığı çevirileri sorgular, eleştirir. Ayın Bibliyografyası’nda tam bir yıl çeviri yanlışları üzerinde durur. Çeşitli dergilerde yazmaya devam eder. Fransızcadan Türkçeye bir sözlük hazırlamak ister bu arada. Bir kültür aktarıcısı, bir ansiklopedi yazarı gibi, dilini öğrenerek içinde eridiğini düşündüğü Fransız kültürünü Türkiye’ye taşımak isteğiyle dolup taşmaktadır.
60’lardan önceki birkaç yıl, onun Batıcılığının ilk darbeyi yediği, tarihte başka Avrupaların da bulunduğunu fark ettiği dönemdir. Bir zamanlar, üniversite salonlarında “Batılılaşmazsak batarız.” diye kükreyen yazar, Asya’yı daha yakından görme / keşfetme olanağı bulmuştur. Ümit Meriç’in yerinde belirlemesiyle zehirli bir “acaba”nın peşine düşmüş, başka dünyaların bahçelerinde cerbezeli sözler eşliğinde dolaşmaya başlamıştır. Bir dünya edebiyatları tarihi yazmayı planlamış, Asya’nın keşfini ve savunmasını da öncelikle Hint edebiyatı üzerinden yapmaya koyulmuştur. Sözlüğü bu keşiflerle zenginleşmekte, ansiklopedisine bu bağlamda yeni maddeler girmektedir artık. Bu yönelişe rağmen, Cemil Meriç’in Avrupa’ya hiçbir zaman darılmadığını, kendini kapatmadığını da söylemek de mümkündür. Maaşının elverdiği ölçüde Batılı gazete ve dergileri alıp taramış, bazılarını günü gününe izlemiştir. Dizginlenemeyen tecessüsü, düşünceye yönelik açlığı onu sahaflara, kitaplıklara, Beyazıt’a, oradan Paris’e, Londra’ya, Roma’ya uçurmuştur. Kızı Ümit Meriç; Ali Özgüven, İzzet Tanju, Ahmet Akat, Fuat Andıç, Berke Vardar gibi isimlerin daha o yıllardan bu yılmak bilmeyen düşünce adamının kitapları yutan beyin fırınına kürek kürek bilgi attıklarını dile getirmektedir.
Avrupa’yı tanımamak gaflettir Cemil Meriç’e göre, tanıyan ise ülkesinden, halkından kopmaktadır. Bir lanet çemberidir bu; “Yığın Avrupalılaşırken aydınlar Türkleşmeli.” der bu konuyla ilgili olarak.
Batı kültür ve edebiyatını ülke ülke, devir devir keşfe çıkan Cemil Meriç, yolunu kırk dört yaşından sonra –kendi insanıyla karşılaşıp konuşarak- bulduğunu söyleyecektir. Balzac’la birlikte Fransız ve İngiliz edebiyatını dolaşmış, Hugo ile ilgilenmiş, onlarca çeviri yapmış, eleştiriler yazmış, sosyolojiye ve düşünceye yönelmiştir. Rousseau ile İbn Haldun da onun düşünce dünyasında önemli izler bırakmıştır. Rousseau’dan Nietzche’ye, Nietzche’den Hegel’e ve şakirtlerine geçmiş; İslam kültür ve irfanına İbn Haldun’un kılavuzluğuyla dalmıştır. Hint Edebiyatı ile Saint-Simon vardır arada. Monografi, eleştiri, edebiyat tarihi alanında onlarca yazı yazmıştır. Sinan Paşa’nın, Süleyman Nazif’in, Cenap Şahabettin’in, Ahmet Haşim’in sesi vardır yer yer yazdıklarında. Mağaradakilere uzanır; Eflatun, Beşir Fuat, Ali Suavi, Hilmi Ziya üzerinde durur. Batı aydınınından ve Rus intelijansiyasından söz eder. Ali Şeriati’yi keşfeder bu arada. İslam medeniyetine, Osmanlı’ya uzanır zamanla. “Ben bu mazlum medeniyetin sesi olmak istiyorum.” der.
1963’ten itibaren düzenli olarak jurnal tutmaya başlar Cemil Meriç. Daha önce 1955’te jurnal tutmaya ve “Quinze-Vingts Geceleri” adlı bir roman yazmaya başlamış fakat ikisine de devam edememiştir. 63’te tekrar başladığı “Jurnal”ine 64 ve 65 yıllarında da devam etmiştir. Bu dönemde “Mektuplar”la zenginleşen Jurnal, aralıklarla da olsa 1983 ortalarına kadar sürecektir. Kişisel çırpınış, sızlanış ve aranışlarının yanı sıra bir entelektüelin anatomisini bulmak mümkündür Jurnal’de. Celal Nuri’den Nazım Hikmet’e, Attila İlhan’dan Adalet Ağaoğlu’na, Marks’tan Ahmed Midhat Efendi’ye, kadim Hint bilgeliğinden Batı edebiyatına, Said Nursi’den Peyami Safa’ya, Tarık Buğra’ya kadar, müthiş bir ilgi alanı, büyük bir merak ve dikkat, bir zihinsel çaba, bir tenkit yöntemi, bir teyakkuz örnekliği içinde çalışan Meriç’in kişiye özel sözlüğü, anekdot tomarı, kısa ansiklopedi maddeleri olarak da okunabilir Jurnal. Aynı şekilde Kırk Ambar adlı hacimli eseri de derbeder, dağınık fakat zengin bir ansiklopedi niteliğindedir. Diğer kitapları da ülke aydınının haberdar olmadığı, yanlış bildiği, hiç karşılaşmadığı yüzlerce bilgi kırıntısıyla, görüşle, yorumla, çıkarımla doludur kuşkusuz. Yaşadığı dönemde yeterince ilgi görmese de kendisiyle bir şekilde karşılaşan okuyucu ve aydınların düşünce dünyasını etkilemiş, silkelemiş, yeni yükseltilerle doldurmuştur Cemil Meriç. Edebiyata, sosyolojiye, düşünceye yeni ve etkileyici bir perspektif kazandırmış, renkli bir düşünce atlası sunmuştur.
Cemil Meriç’in yazdıkları, yayımladıkları, defterlerinde sakladıkları kronolojik ve sistematik bir şekilde incelendiğinde, ayıklandığında, bir araya getirildiğinde; onların etkisini ve katkısını anlamak kolaylaşacak, aynı zamanda çağdaş bir Promete gibi yaşadığı ülkeye taşıdıkları, tanıştırdıkları daha iyi anlaşılacaktır.
Günümüz okuyucusu ve aydını; onun tek başına başardığı işleri, onlarca insanın ve kurumun ciddi bir çaba ve yöntemle toparlayıp göz önüne sermesini, sistemli bir şekilde gün ışığına çıkarmasını beklemektedir. Bu tür bir çalışma sonucunda, açıklamalı ve örnekli bir Cemil Meriç sözlüğü hatta ansiklopedisiyle karşılaşmak hiç de şaşırtıcı olmayacaktır.
KAYNAKÇA:
Ahmet Turan Alkan, Doğu ve Batı Karşısında Cemil Meriç, Akçağ Yayanları, Ankara 1993.
Cemil Meriç, Jurnal 1, İletişim Yayınevi, İstanbul 1992.
Cemil Meriç, Jurnal 2, İletişim Yayınevi, İstanbul 1993.
Cemil Meriç, Bu Ülke, İletişim Yayınevi, İstanbul 1996.
Cemil Meriç, Kırk Ambar, İletişim Yayınevi, İstanbul 1996.
Cemil Meriç, Sosyoloji Notları ve Konferanslar, İletişim Yayınevi, İstanbul 1998.
Dücane Cündioğlu, Bir Mabed Bekçisi, Etkileşim Yayınları, İstanbul 2006.
Dücane Cündioğlu, Bir Mabed Savaşçısı, Etkileşim Yayınları, İstanbul 2007.
Cemil Meriç, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Haz. Murat Yılmaz, Ankara 2006.
Cemil Meriç, Hürriyet Gösteri Eki, İstanbul, Eylül 1989.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!